20 Mart 2012 Salı

"Realizm ve Konstrüktivizm Akımlarının Güvenlik Kavramına Bakışları"


Bir Ödev Denemesi; Uluslararası İlişkilere Hakim Olan Paradigmalar

Giriş

Uluslararası ilişkilerin tarihinde, hemen hemen her dönem mevcut bulunan en temel kaygılardan biri ‘güvenlik içinde olma’ halinin sağlanmasıyla ilgilidir. Güvenlik içinde olmak için ne yapmak gerektiği, güvenliğin kimin için olduğu, hangi araçlarla güvenliğin sağlanabileceği gibi sorulara cevap verebilmek için, öncelikle güvenlik kavramının tanımını yapmak gerekir. Ben bu yazımda 20. Yüzyılın ikinci yarısı kuramlaştığı söylenen, Uluslararası İlişkilerin en temel yaklaşımlarından birisi olan Realizm ile 1990’lı yıllarla birlikte Uluslararası İlişkiler alanına pozitivist ile post-pozitivist arasında ‘üçüncü bir yol’ konumlandırılmasıyla yeni bir teorik yaklaşım getiren Konstrüktivizm akımlarının güvenlik kavramına bakışlarını yansıtmaya çalışacağım.

Realizme Göre Güvenlik Kavramı

Uluslararası ilişkilerde hala hakim paradigmalardan biri olarak görülen Realizmin felsefi temelleri Thomas Hobbes’a kadar dayanmaktadır. II. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin yeni Uluslararası ilişkiler sisteminde süper güç olmasıyla paralel doğrultuda gelişim gösteren realizmin temellerini ilk olarak E. H. Carr ve Hans Morgenthau belirlemiştir. Realizm akımını kısaca tanımlamak gerekirse;

“…realizm, üç temel varsayım üzerine kurulmuştur: İlk varsayım, devletlerin uluslararası politikada başlıca aktörler olduklarını öngörür. İkinci olarak; iç politika ile uluslararası politika arasında keskin bir ayrım bulunmaktadır. Son varsayıma göre, disiplinin odağı güç ve barış olgularının incelenmesidir… Realizmin, dünya politikasını irdelemekte kullandığı üç anahtar kavram; ulusal çıkar, güç maksimizasyonu ve güç dengesidir.”[1]

Pozitivizmin kendi mantık çerçevesinde bulunan ‘gerçek’ kavramı, Realizm kuramının da pozitivist teori olma özelliğini sağlar. Bu ‘gerçek’ kavramı adeta kendi kendisini doğrular. Zira temelinde ulusal çıkar, güç ve egemenlik barındırmakla beraber, ayrıca sisteme içkin anarşi ve insanların egoist özellikleri birbiriyle ilişkili olup, uluslararası politikayı anlamlandıran kavramlardan bir tanesi olmaktadır.

Tarih içerisinde bir diğer realist kuram referansı noktasında bulunan isim Machiavelli’dir. Ona göre; siyasetin en temel amacı devletlerin bekasının (survival) sağlanmasıdır. Bu yüzden ahlak, çıkara hizmet ettiği müddetçe, uyulmasında fayda sağlayacak bir araç özelliği taşır. Bir diğer yandan yöneticilerin temel amacının devletin güvenliğini ve bekasını sağlamak olması gerektiğine göre, ulusal tehdit oluşması halinde ahlaki normlara bakılmaksızın, çıkar doğrultusunda ne gerekiyorsa o yapılmalıdır. İdealizmin bu konuda biraz yetersiz kaldığı ve normatif bakış açısına sahip olması sebebiyle barışı sağlayacak bir denge oluşturmaktan çok uzak kaldığı savunulur.

İnsanların doğası gereği bencil ve kötü birer varlık olduğunu savunan ve özcü bir analiz yapan Morgenthau’ya göre ise, insanların barındırdığı bu özellikler, devletlerarası ilişkiler düzlemine aktarıldığında, devletlerin geliştirecekleri politikalar tıpkı insan doğasının gerektirdiği davranış biçimlerine paralel olacaktır. Yani devletler de bir şekilde bencil(yani sadece kendi çıkarları peşinde koşan) ve kötü(yani kendi çıkarları peşinde koşmanın sonucuyla güç kullanmaktan çekinmeyen ve yine bu çıkarları doğrultusunda güçsüz devletleri dışlayan ve kullanan bir siyasi kurgu) bir şekle bürünecektir. Bu anlayışın açıklamakta yetersiz kaldığı noktalar ise devletlerin sahip olduğu ideolojileri veya yöneticilerinin, politikalar üzerinde etkili olabileceği varsayımlarıdır. Sonucunun ‘savaş’ noktasına gelmemesi için tek çıkar yol ise güç dengesinin(power balance) oluşturulmasıdır, işte ancak bu şekilde yapısal anarşi kontrol edilebilir düzeyde tutulur ve ‘savaş(lar)ın’ önüne geçilebilir.

Realizmin aldığı eleştirilerden bir diğeri, anarşinin var olmadığı varsayımıyla temellenir. Uluslararası sistemde aslında var olmayan anarşiyi, varmış gibi göstermek ve bu doğrultuda politika oluşturmanın sonucu olarak ortaya çıkan güvenlik ikileminden sonra, belirsizlik ve korku etkenlerinin de katılımıyla, tam güvenlik durumunun oluşması her halde mümkün değildir. Zira buna göre, bir ülkenin tam güvenlik içinde olması ile diğer ülkelerin güvenlikte olması durumu ters orantı gösterir ve bu çatışmalara sebep olabilir. Bir süre sonra, bu durumun sonucunda anarşinin var olduğu telkinlerinden dolayı anarşi, gerçeklik algısına dahil edilir ve paradoksal bir durum meydana gelir.[2]

Klasik realizmin güç dengesi kavramını temel değişken olarak kabul etmesini ve uluslararası sistemin ekonomik boyutunu ihmal etmesini eleştiren ve bu doğrultuda aynı zamanda Marksist kuramlara alternatif oluşturmak amacını taşıyan düşünürler, 1980’li yıllarda neo-realistler olarak adlandırılmışlardır.[3] Klasik realizmin, ideolojileri sert bir şekilde reddeden söylemine karşı neo-realist akımın temsilcileri; ideolojinin sosyo-politik alanda var ve hatta idealler bütünü olduğundan bahseder. Bu görüşe göre güç kavramı uluslararası sistemde yine önemli bir yer tutar. Gücün hiyerarşik dağılması güç dengesini oluşturur. Hegemonik devletlerin az olması Uluslararası konjonktürde istikrarın süresiyle ters orantılıdır. Örneğin, II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan uluslararası sistemde belirleyici iki süper güç vardır(Abd ve Sscb) ve Soğuk Savaş bu açıdan bir durağanlık ile istikrarın sembolüdür. Yani iki süper güç devletin sadece kendi arasında çekiştiği, yine Uluslararası aktörlerin bile onların gücüyle siyasi arenada yer almaları, bu dönemin kısa bir özeti gibidir. Neo-realistlerin klasik realistlerden ayrıldığı önemli bir nokta; Uluslararası alanın, diğer alanlardan özerk bir bölüm oluşturmadığı ve ekonomik ilişkiler çerçevesinde politikaların da oluşturulduğu veya devletler için bu değişkenin de önemli olduğudur. Ayrıca önde gelen neo-realist düşünürlerden biri olan Waltz’a göre, klasik realizmin uluslararası sistemin yapısal koşullarından çok, kişilere bağlı analizlere yer vermesi de kuramsal bir bütünlük oluşturmanın önündeki en büyük engellerden biridir.[4] Aslında geniş perspektiften bakıldığında, realizmi uluslararası sistemde temel paradigma haline getirmek neo-realist düşünürlerin temel amacı olduğu görülebilir. Bunun yanı sıra, bu kuramcıların inceleme alanları modern devletlerin hegemonya mücadeleleri ile mücadele alanları ve araçlarıdır.

II. Dünya Savaşı realizmin gelişim evresini teşkil etmiştir. Savaş sonrasında, uluslararası sistemde güç dengesi sağlanmış ve buna bağlı olarak da güvenliğin maksimize edilmesine çalışılmıştır. 1962’de yaşanan Küba Füze Krizi’ne kadar olan dönem, iki ülkenin de temel güvenlik politikasının, üstünlük sağlamak amacıyla tahrip gücü –görece- daha yüksek silahlar üretmesi ekseninde oluştuğu görülmüştür.[5] Bu dönemde realist teorinin bahsettiği güvenlik anlayışı çerçevesinde, mutlak güvenliğin sağlanması amacıyla, öteki tarafa karşı ezici üstünlük sağlamanın en etkin aracı askeri gücün artırılmasıydı. Bu doğrultuda çalışmalarını ve mücadelesini sürdüren Amerika Birleşik Devletleri, Soğuk Savaş’ın yaklaşık ilk on yılında nükleer güç sahipliği açısından Sovyetler Birliği’nden görece üstün sayılabilirdi. Aynı dönemde -daha sonra neo-realistlerin de dünya siyaseti bakımından ‘güç’ kavramının yanında bir başka önemli gördükleri ‘ekonomi’ kavramı- ekonomik alandaki projelerini de geliştiren ABD bu güvenlik ortamını pekiştirmeye çalışmıştır.(Truman ve Marshall doktrinleri)

Soğuk savaş döneminin başlamasıyla birlikte güç dengesinin temel iki özelliği olan uluslararası ortamda gücün dengelenmesi ve sistemde güçlü konumda bulunan unsura karşı kolektif savunma argümanları geliştirilmeye çalışılmıştır. Her iki süper gücün kendi tarafına çekmeye çalıştığı diğer ülkelerin, iki büyük ülkeden beklentisi ‘güvenlik’ kavramıyla açıklanabilirdi. Yani karşı bloktan bir ülkeden gelebilecek herhangi bir saldırıya karşı, savunma desteği veya saldırı gerçekleşmeden önce karşı tarafı caydırıcı güçlerin ortaya konmasıydı. Bu amaçlar doğrultusunda, bilindiği gibi batı bloğunda ABD’nin mimarı olduğu NATO, sonrasında buna benzer savunma ortaklıkları olarak Bağdat Paktı, Balkan Paktı ve Güneydoğu Asya Antlaşması Teşkilatı (SEATO) oluşturulmuştur. Aynı şekilde doğu bloğunda da ideolojik temelli ekonomik işbirliği hedefiyle COMECON, güvenlik temelli benzer bir birliktelik olarak ise SSCB’nin liderliğinde Varşova Paktı oluşturulmuştur. 80’lerin sonuna kadar bu iki süper güç, -aradaki detant(yumuşama) dönemini saymazsak- birbirleriyle rekabet ve güç savaşı içinde olmuştur. Yazımın girişinde bu dönemi, Realizm’in kendisini kurumlaştırdığı dönem olarak isimlendirmiştim.(1950’lerden sonrası için) 90’lı yıllarla birlikte Realizm akımına getiriline eleştirilerden birisi de akımın kendisinin güvenlik konusundaki referansı olan ‘devlet’in güvenliği sağlanırken veya hedef bu iken insanların güvenliğiyle ilgili hayati bir noktanın ihmal edildiğinden söz edilmiştir. Yani insanların güvenliğinin, devletlerin güvenliğine değişildiği, insanların en önemli güvenlik ölçüsü olan yaşamlarını sağlıklı bir şekilde devam ettirebilmeleri konusu çok geri plana itilmiştir. Bu noktada, tabi ki özgürleş(tirme)me ile güvenliğin beraber sağlanması düşünülmemiş, sadece devlet bekası önemli tutulmuş, bireylerin ve sosyal grupların istediklerini tercih edebilme veya uygulayabilme önündeki engeller bir hayli artmıştır. Realist pratiklerin uygulandığı dönem haliyle savaş çıkması ihtimali ve yüksek askeri tehdit algılanması durumu ile bireysel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasını beraberinde getirmiştir. Tüm bu anlatılanlara göre, güvenliği sağlayan temel araç, güç ve baskı düzeni olarak görülmüştür.

Konstrüktivizme Göre Güvenlik Kavramı

Eleştirel teorilerden biri olan Konstrüktivizm, insan algısının dışında herhangi bir toplumsal – siyasal gerçekliğin olmadığından bahseder. Konstrüktivizme göre bireylerin ve toplumsal grupların kendi hayatlarını ve gerçekliklerini oluşturma sürecinde, aidiyet faktörlerinin yanı sıra içerisi ve dışarısı da bu noktada etkili olur. Konstrüktivist düşüncenin temel savı; devletlerin sosyal birer varlık oldukları ve uluslararası alanın da sosyal bir ağ olduğudur.[6]

Ulusal çıkar kavramı Konstrüktivist düşünürler açısından önemlidir. Zira Realizm’in bahsettiği gibi ulusal çıkarlar verili bilgi olarak ele alınamaz. Ulusal çıkarlar; siyasal, tarihsel ve sosyo-kültürel ilişkiler çerçevesinde ancak süreç içerisinde inşa edilebilir. Ulusal çıkar, uluslararası politikanın açıklanabilmesi için önemli bir analiz birimidir. Devletin uyguladığı politikaların meşrulaştırılması ve destek sağlanması biçiminde anlaşılır.

Uluslararası ilişkiler ortamında temel olgu olan devletler, tüm davranışlarını kimlik ve çıkarlar üzerinden belirler. Kimlik ve çıkarlar ise sosyal yapılarca oluşturulur ve zaman içerisinde değişiklik gösterebilir. Söz konusu sosyal yapıların ne şekilde oluştuğu noktasında da Neorealistler ve Konstrüktivistlerin farklı görüşleri vardır. Konstrüktivistlere göre; toplumsal ilişkiler, ortak bilgi (shared knowledge) , maddi kaynaklar ve pratikler ekseninde oluşur.

İlk olarak sosyal yapının bir kısmı, ortak anlayışlar, bilgi ve beklentilerden oluşur. Bu durum, aktörlerin doğal ilişki biçimlerini ve süreç içerisinde işbirliğine veya çatışmaya yatkınlığını gösterir. Örneğin, güvenlik ikilemi (security dilemma), sosyal yapının özneler arası anlayışlarının oluşumu, devletlerin diğer devletlerin niyetleri açısından son derece kuşkucu ve en kötü varsayım üzerinden kendi çıkarlarını koruma isteği kapsamında anlamlandırılır. Güvenlik topluluğu (security community) bir başka sosyal yapıdır ve bu sosyal yapıda paylaşılan bilgiler çerçevesinde bir devlet diğer bir devletle savaşmadan sorunlarını çözmeye yönelir. Sosyal yapıların bu birbirine bağımlılığı düşüncesi, inşacı yaklaşımın idealist yönünü ortaya koyar. İkinci olarak sosyal yapılar, altın ve tank gibi fiziki kaynaklar üzerinden oluşur. Fiziki kaynakların, insan davranışlarını anlamlandırmada ortak bilgi yapısının içerisinde gömülü olduğunu ileri sürer. Bu fiziki kaynakların, toplumsal yapıların derinlerinde her zaman var olduğu fakat bu kaynakların tek başlarına değil, etkileriyle beraber toplumsal ilişkileri etkilediği varsayılır. Üçüncü olarak sosyal yapılar, sadece aktörlerin davranışları ve fiziki kaynaklar ile değil, bunların pratikte aldığı hal üzerinden oluşur. Toplumsal yapılar yalnızca süreç içerisinde oluşur. Soğuk Savaş, iki Süper gücün kırk yıl boyunca ortak bilgi yapısını yönetmesi sayesinde devam etmiştir ve bu aktörlerden birinin durması ile bu süreç “son” bulmuştur.[7]

Güvenliğin neye karşı sağlanacağını tespit etmesi açısından anarşi tanımı, Konstrüktivist düşünce için önemlidir. Alexander Wendt, devletin anarşi olarak algılanmasını istediği durum veya tahayyülün zaten zihinlerde anarşi olarak inşa edildiğinden bahseder. Anarşi ve güvenliğin inşası da birbirinden etkilenen eylemlerdir ve bu eylemlerin yapılışı söyleme dayalıdır. Yani teori ve pratik birbirinden ayrılmaz ve ‘nasıl’ sorusunun cevabı metinlerde aranmalıdır.

Yine Wendt, anarşinin üç farklı kültüründen bahseder. Anarşi kültürü ‘mantık’la bağdaştırılabilir ve bir çeşit yapıdan ibarettir.[8] Bu noktada alt seviye (micro level) ve üst seviye (macro level) yapılarını ayırt etmek önemlidir. Bu ayrım Waltz’un söyleminde ise “dış politika” ve “uluslararası politika” olarak kendine yer bulur. Alt seviyedeki anarşi yapısında görüş birliği mevcuttur ve bu yapı bazen barışçıl bazen de savaşa meyilli olabilir.[9] Üst seviye yapıları olarak bahsedilen anarşi algısında ise düşmanlık, rakiplik veya dostluk konumuna göre sistem oluşur. Anarşik yapıyla ilgili bir başka soru ise, anarşik yapı devletlerin kimlik ve çıkarlarını ya da davranışlarını belirler mi? Wendt’in bu soruya verdiği cevap, uluslararası ilişkilerin yapısını belirleyen temel faktör, zaten devletlerin davranışları olduğudur.[10]

Konstrüktivist güvenlik çalışmalarındaki bir diğer temel analiz birimi de kimliktir. Konstrüktivizm güvenlik problemlerinin altında yatan en önemli nedenlerin, maddi ya da askeri nedenler olduğunu yadsımamakla beraber; normlar, değerler ve kültürel faktörlerle anlamlandırıldığından bahsederler. Devletlerin güvenlik politikaları oluşturma süreçlerinde “dost-düşman” ayrımı yapmaları kendilerini nasıl tanımladıklarına bağlıdır. Bu bir nevi devletlerin uluslararası konjonktüründeki yerini de belirler.

“Konstrüktivist düşüncenin savunucuların, kimliğin güvenlik politikalarını belirlemedeki etkisini anlatmak için başvurduğu örneklerden en önemlisi nükleer silahlara sahip olan ülkelerin tehdit algısındaki konumlarıdır. Örneğin, en çok nükleer silaha sahip ülkelerden biri olan ABD, İran’ın bölgedeki nükleer enerjiye sahip olma ihtimalini bile Ortadoğu’daki çıkarlarına aykırı bir tehdit olarak görürken, yine aynı bölgede aktif nükleer silahlara sahip İsrail’den veya Hindistan’dan kendisine herhangi bir tehdit gelmeyeceğini bildiği/buna inandığı için onların sahip olduğu tüm nükleer güce sessiz kalmaktadır/görmemezlikten gelmektedir.”[11] Konstrüktivist akımının temsilcilerinin bu noktada göstermek istediği asıl temel düşünce, salt olarak askeri veya maddi unsurların olayları anlamlandırmada ve davranışları – tehdit algılarını – açıklamada yetersiz kaldığıdır.

Sonuç Yerine

2.Dünya savaşından sonra, savaş öncesi önemli sayılabilecek bir zaman Uluslararası İlişkiler ortamına öncülük eden yaklaşımlarından İdealizm’in terk edilip, Realizm düşüncesinin söz konusu dönemde Uluslararası İlişkiler konjonktürünün belirleyicisi olması durumu, yeni bir döneme girildiğinin ilk göstergesi gibi görülebilirdi. Bu büyük savaş zamanı sonrasında en idealist olanlar bile uluslararası hukuka, norm ve ahlaka, uluslararası kurumlara güvenini yitirmişti. Realizme göre yeni dönemde en önemli öğeler güç ve çıkar kavramlarıydı. 1930’larda uluslararası sistemin yaşadığı iki önemli sorun, büyük iktisadi buhran ve ertesinde statükoyu değiştirmeye çalışan Almanya, İtalya ve Japonya gibi ülkelerin işgale varan tehditkar tutumlarıydı. İşte barış ve barışa dayalı bir düzen hedefleyen İdealizm kuramı bu olaylar karşısında geri plana itildi. Yeni dönemde iki süper güç Abd ve Sscb, uluslararası sistemin devletlerin güçlerine göre şekillenmesine karar vermişti. Soğuk savaş bitimine kadar güçlü devletlerin ulusal çıkarları amacıyla askeri güçlerini sürekli büyütme ve geliştirmeleri mücadelesi içinde olması söz konusu dönemin sürekli devletler arası gerginliklerin var olması şeklinde geçmesine neden olmuştur. Ancak Realizmin önemli bir uluslararası ilişkiler yaklaşımı olmasına karşın eksiklikleri de vardır. Bunlardan en önemlisi bahsettiğim sürekli askeri güç geliştirme, güvenlik politikaları sebebiyle uluslararası ilişkilerde ‘ekonomik’ faktörlerin göz ardı edilmesidir. Bunu takiben Uluslararası ilişkilere devlet ve devletin bekasını temel olarak oturtan Realizm, devlet dışı aktörlerinde var olduğu gerçeğini dikkate almamıştır. Yine göz ardı edilen konular arasına kültür ve toplumsal ilişkileri ile çevre sorunlarını da ekleyebiliriz. Devletlerin karşılıklı bağımlılık durumu, insan hakları sorunları, uluslararası terör ve kaçakçılık olaylarına karşı birlikte hareket etme çabası, doğal kaynakların etkin kullanımı ve uluslararası borç sorunu(özellikle son küresel krizle birlikte Avrupa’nın içinde bulunduğu durum)gibi konular da realizmin artık mevcut gelişmeleri açıklamakta eksik kaldığını göstermektedir. Yine de tüm bu saydıklarımızın hepsi realizm yaklaşımının hala Uluslararası sistemde hakim paradigma olduğu gerçeğini değiştirmez. (Özellikle Abd’nin 2001 Afganistan, 1991 ve 2003 Irak müdahaleleri)

Uluslararası ilişkiler ortamında Soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte kimlik, kültür ve normlar gibi düşünsel ve toplumsal öğelerin canlanması, yeni yaklaşımların izlenebileceği bir alanın açılması meydana gelmiştir. Konstrüktivizm bu dönemde söylediğim gibi uluslararası ilişkilerin özellikle toplumsal niteliğine vurgu yapmıştır. Bu düşüncede belli normları paylaşan ve ortak bir kimlik geliştiren devletler sorunlarını askeri güç kullanmadan çözüme kavuşturma ve ortak güvenlik politikaları izleme durumunda olmuştur. Bu akım sürekli uluslararası kuralların, normların, kurumların ve düşünsel unsurların siyasi rolüne dikkat çekmiştir. Uluslararası ilişkiler alanında anarşi kavramını yeniden tanımlayan ve kendilerine göre çeşitleyen Konstrüktivistler, anarşinin meydana getirdiği anarşik yapının devletler üzerinde etkisini de gözlemlemişlerdir. Yine son olarak Konstrüktivizm devletlerin sahiplendiği kimliklerinden bahseder. Bu akıma göre; kimlikler, devletlerin uluslararası ilişkilerdeki davranışlarını etkiler ve devletlerle ilişkiler bağlamında onların konumlarını belirlemede öncü olur. Son olarak kişisel düşüncem, idealizm ve realizm gibi önemli akımların var olduğu uluslararası ilişkiler çerçevesine Konstrüktivizmin girmesi, bir nevi bir tamamlayıcılık veya diğer bir deyişle eksik gediklerin doldurulması şeklinde açıklanabilir.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere..

Hakan Tamtürk


[1]Burcu Bostanoğlu, Türkiye-ABD İlişkilerinin Politikası Kuram ve Siyasa, Ankara:İmge Kitabevi,2008 s.82.

[2] Ken Booth, Nicholas J. Wheeler, The Security Dilemma Fear, Cooperation and Trust in World Politics, Palgrave Macmilan, 2008 s. 94.

[3] Bostanoğlu, Türkiye-ABD İlişkilerinin …, s. 84-85.

[4] Bostanoğlu, Türkiye-ABD İlişkilerinin …, s. 86; Tayyar Arı, Uluslararası İlişkiler Teorileri Çatışma, Hegemonya, İşbirliği, İstanbul: Alfa Yayınları, 4. Bs., 2006, s. 203.

[5] Faruk Sönmezoğlu, II. Dünya Savaşı’ndan Günümüze Türk Dış Politikası, İstanbul: Der Yayınları, 2006, s. 15-17.

[6] Mustafa Küçük, “Uluslararası İlişkiler Kuramında ‘Konstrüktivist Görüşü’ Anlamak”, Ege Akademik Bakış, C. 9, S. 2, 2009, s. 776.

[7] Alexander Wendt, “Constructing International Politics”, International Security Vol. 20, No.1, Summer 1995, s. 74.

[8] Alexander Wendt, Social Theory of International Politics, Cambridge University Press, 1997, s. 247.

[9] Wendt, Social Theory of…, s. 247.

[10] Wendt, Social Theory of…, s. 248.

[11] Tuncay Kardaş, “Güvenlik: Kimin Güvenliği ve Nasıl?”, Uluslararası Politikayı Anlamak ‘Ulus Devlet’ten Küreselleşmeye, Zeynep Dağı (der.), İstanbul: Alfa Yayınları, 2007s. 135.

Kaynakça

- Burcu Bostanoğlu, Türkiye-ABD İlişkilerinin Politikası Kuram ve Siyasa, Ankara: İmge Kitabevi, 2008

- Ken Booth, Nicholas J. Wheeler, The Security Dilemma Fear, Cooperation and Trust in World Politics, Palgrave Macmilan, 2008

- Tayyar Arı, Uluslararası İlişkiler Teorileri Çatışma, Hegemonya, İşbirliği, İstanbul: Alfa Yayınları, 2006

- Faruk Sönmezoğlu, II. Dünya Savaşı’ndan Günümüze Türk Dış Politikası, İstanbul: Der Yayınları, 2006

- Mustafa Küçük, “Uluslararası İlişkiler Kuramında ‘Konstrüktivist Görüşü’ Anlamak”, Ege Akademik Bakış, C. 9, S. 2, 2009

- Alexander Wendt, “Constructing International Politics”, International Security Vol. 20, No.1, Summer 1995

- Alexander Wendt, Social Theory of International Politics, Cambridge University Press, 1997

- Tuncay Kardaş, “Güvenlik: Kimin Güvenliği ve Nasıl?”, Uluslararası Politikayı Anlamak ‘Ulus-Devlet’ten Küreselleşmeye, Zeynep Dağı (der.), İstanbul: Alfa Yayınları, 2007

21 Eylül 2011 Çarşamba

"Her Şeyden Biraz Var ama Hiçbir Şey Tam Değil"


2010 Türkiye İlerleme Raporu Üzerine

Giriş

Söz konusu yazımın başlığı bir alıntı; Galatasaray'ın eski teknik direktörü Frank Rijkaard birinci sezonunun sonunda bir futbol dergisine şu açıklamalarda bulunmuştu: " Türk futbolunda her şeyden biraz var ama hiçbir şey tam değil.."

Kanaatimce bu çok doğru bir tespit. Zira sadece Türk futbolu değil, Türkiye'deki hemen hemen çoğu uygulama ve organizasyon için bu söz söylenebilir. Mahalledeki bir kahveden, sokaktaki bir evden, bir iş yerinden veya Türkiye'deki sıradan bir vatandaştan yükselen sesler vardır çoğu zaman; "Pratikte var tamam da biz bunu uygulayamayız" veya "tamam iyiyiz, bir şeyler yapmaya çalışıyoruz ama yeterli değiliz, sonucu getiremiyoruz". Her ne kadar yazımın konusundan biraz sapmış olsam da bunun gibi düşünsel bağlantılar kurmak zorunda hissettim kendimi, şimdi asıl konuya geçebilirim.

Uzun süredir masamda duran, incelenmesini bitiremediğim bir rapor vardı. 2010 yılının sonlarında AB tarafından yayınlanan '2010 yılı Türkiye ilerleme raporu' başlıklı bu sunuşta AB'nin, sözünü ettiğim yıl içerisinde Türkiye'de meydana gelen olumlu ve olumsuz eylemleri, olayları, düşünceleriyle birlikte geniş bir perspektif etrafında incelediği ve kaleme aldığı eleştiri veya tebrikler var. İlk bakışta Türkiye'nin farklı bir ülke olduğu ve AB'nin bu raporu çokta ayrıntılı ve doğrucu oluşturamayacağı eleştirisini yapanlar ve böyle düşünenlere olabilir ancak rapor incelendiği takdirde hiçte öyle olmadığı görülebilir. Zira her bir konuya ayrı ayrı değinilmiş ve tüm ayrıntılar ele alınmış bu raporda. Bu raporun Türkiye'de, devlet kademesinde ne kadar yankı uyandırdığı ve incelendiği tartışılabilir belki ama Türkiye vatandaşları arasında şuana kadar okunmadığı, hatta duyulmamış olması da getirilebilecek öz eleştirilerin başında geliyor bence. Ben bu eksikliğin tamamlanması için, raporu baştan sona incelemeye çalıştım ve dilimin döndüğü kadar içindekileri özet halinde sizlere sunuyorum, tabi ki kendi incelemek isteyenler için yazımın sonuna raporun linkini de ekleyeceğim. Öncelikle 'İlerleme Raporu' kavramıyla ilgili kısa bir bilgi vermekle yazıma başlamak istiyorum.

Avrupa Birliği, Maastricht Antlaşması(1992) ile sadece iktisadi anlamda bir birlik yerine hem ekonomik, hem sosyal, hem de siyasal bir birlik olma yolunda karar kılmıştı. Bu doğrultuda politik anlamda büyük bir güçler birliği yaratmaya çalışan AB, üye ülkelerin iç ve dış meseleleri hakkında da ‘ilerleme raporları’ aracılığıyla görüşler yayınlamakta ve müzakereleri devam eden aday ülkelere düzenli olarak sunmaktadır. AB’ye aday ve tam üye müzakerelerine başlamış olan bir ülkenin, sadece dış ilişkileri ya da ekonomik gelişmeleri irdelenmemekte, aynı zamanda iç sorunlar hakkında da yorumlar, eleştiriler yapılmakta ve öneriler sunulmaktadır. Aday ülkenin gelişimine göre düzenlenen ve periyodik şekilde sunulan bu raporlardaki görüş ve öneriler, aday ülkenin tam üyeliğe katılım müzakerelerine yön verir. Avrupa Birliği, Türkiye’nin Ankara Antlaşmasını(1963 yılında imzalanan antlaşma Türkiye-AB ilişkilerinin hukuki temelini oluşturur.) imzalamasından itibaren düzenli aralıklarla ülkenin iç ve dış sorunlarına, ekonomik, sosyal ve politik gelişmelerine ayna tutan bir dizi raporlar hazırlamakta ve bunları Türk Hükümeti yetkilileri ve kamuoyu ile paylaşmaktadır. AB bu rapor esnasında aday ülkeyi hem enerjiden balıkçılığa, altyapıdan iç-dış ilişkilere uzanan geniş bir yelpazede araştırmakta, hem de eksik hissedilen başlıkların ve fasılların geliştirilmesi için Türkiye’ye yol haritası çizmektedir. Bu uygulama, AB’ye tam üyelik müzakerelerinden geçen her aday ülkeye uygulanan bir prosedürdür. Ne var ki bu raporların en kapsamlı, en detaylı ve en uzun olanları her zaman Türkiye’ye hazırlanmıştır. Bunun sosyal, ekonomik ve politik birçok nedeni vardır. Pek tabi ki, 75 milyon nüfusa ve büyük coğrafi konuma sahip bir Türkiye’nin müzakere süreci, nüfusu İzmir’den daha küçük olan eski Doğu Blok ülkeleri gibi kısa ve çabuk neticelenemez. Bu açıkça görülmesi ve ayrıntılı bir şekilde irdelenmesi gereken bir konudur.

AB Perspektifinden Türkiye

Raporun başında çizdiği çerçeveyi, Türkiye-AB ilişkilerinin tarihini, yöntemini ve önemini anlatan bir giriş bölümü söz konusudur. Ardından AB tarafınca Türkiye ile ilgili konular başlık halinde sunuluyor. Yukarıda da belirtiğim üzere ciddi anlamda geniş ve ayrıntılı bir rapor olduğu için ben kısa başlıklar halinde önemli hususları özet şeklinde sizlere aktarmaya çalışacağım.

‘Siyasi Kriterler’

Bu başlık altında 'Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü' adıyla bir alt başlık verilmiş. Bu alt başlıkta dikkatimizi çeken ilk eleştiri ise siyasi partiler ve hükümet arasındaki uzlaşı ve diyalog eksikliği, bunun da kurumlara yansıdığı çatışmacı siyasi ortam oluyor. Ergenekon ve türündeki davalara da bu bölümde değiniliyor. Raporda var olan davalardaki iddianamelerin yazılması ve mahkemeye sunulması arasındaki zaman ile yargılama öncesinde tutukluluk sürelerinin uzunluğu AB'nin de dikkatinden kaçmamış bir gerçek, büyük bir sorun. Daha sonra DTP'nin kapatılması ve 37 üyesinin beş yıl süre ile siyaset yasağına çarptırılmaları da eleştiriliyor. Şunu da ekleyelim AB'ye göre Ergenekon suç örgütüne karşı açılan dava Türkiye'nin kurumlarının demokratikleşmesi için önemli bir fırsat niteliğinde olabilir. Raporun bu bölümünde yine anayasa değişiklik paketine değiniliyor. AYM ve HSYK'nın demokratikleştirilmesi, Askeri Mahkemeler'in yetkilerinin sınırlandırılması, Ombudsman(Parlamento tarafından halkın şikayetlerini dinleyip çözümlere ulaştırmak üzere seçilmiş kimse veya kimseler, kamu denetçisi) makamının kurulması için anayasal zeminin hazırlanması ve pozitif ayrımcılık önlemleri de AB tarafından artı puan olarak görülen konular arasında. Bu bölümde anayasa değişiklik paketi övülürken, kamuoyunun geniş katılımıyla anayasal reformun devam etmesi gerektiği uyarısı yapılıyor. Ardından var olan seçim sistemi ile ilgili -%10'luk seçim barajı, milletvekillerinin dokunulmazlık haklarının kapsamı konusundaki endişeler, raporda verilen örnek; yolsuzluk gibi alanlarda geniş bir koruma sağlarken, ifade özgürlüğü alanında yeterli koruma sağlamaması ve DTP/BDP vekillerinin çeşitli açıklamaları sebebiyle "devletin bütünlüğüne" aykırı hareket ettikleri gerekçesiyle mahkemeye çıkarılmaları- eleştiriler raporda sunuluyor.

* Cumhurbaşkanı'nın siyasi partiler arası diyalog çağrıları ve etkin dış politikası övülürken, yaptığı yargı ve üniversite atamaları endişe verici bulunuyor.

Bu bölümde hükümete dönük eleştirilerin ise, daha fazla temel haklar alanında yasa değişikliği gerektiği ve yerel yönetimlerin bir an önce daha da güçlendirilmesi gerektiği konularında olduğu görülüyor. Yine hükümet, her kurumda yüksek makamlara atamalar konusunda adaletsiz davrandığı için eleştiriliyor.

Yargı reformunun sonucunda YAŞ kararlarına yargı yolu açılması raporda artı husus olarak belirtiliyor. Ardından 'Şemdinli' ve 'Albay Temizöz'(Albay Cemal Temizöz, Tuğgeneral Veli Küçük'ün ekibinden olup, 90'lı yıllarda Güney Doğu Anadolu'da meydana gelen fail-i meçhul cinayetlerle ilgili yargılanmaktadır.) davalarının hala sonuçlandırılmaması eleştiri getirilen konular arasındadır. Yine yıllardır askerlerin darbeyi meşrulaştırması olarak kullandıkları meşhur TSK İç Hizmet Kanunu'nun 35.maddesinin değiştirilmemesi de eksi husus olarak raporda belirtilmektedir.(Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamaktır.)

* 'Deniz feneri' davası da AB tarafından takip edilen bir dava olarak sunulmaktadır. -Zira söz konusu zamandan bu zamana dava ile ilgili ilginç gelişmeler vuku bulmuştur.-

'İnsan Hakları ve Azınlıkların Korunması'

Bu başlık konusu belki de Türkiye'nin mevcut konular arasındaki en zayıf noktalarından bir tanesidir. Bu konuyla ilgili de AB kurumu söz konusu raporda çeşitli olaylar ve kurumlar hakkında eleştiri ve övgülerini sıralamıştır. AİHM'e başvuruların gittikçe artması, kamu personeli, hakim, savcı ve polislerin insan hakları eğitimleri ve Terörle Mücadele Kanunu'nda yer alan 'terör' tanımının çok geniş tutulması eleştiri konularının başında gelmektedir, ki bu kanun ifade özgürlüğünü Basın Yasası ile birlikte kısıtlamaktadır. (Madde 1: Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozman, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devletin otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.)

Bu bölümde 'Engin Çeber davası' ele alanmış ve Türkiye'de ilk kez bu davada hapishane üst düzey görevlilerinin suçlu bulunduğu belirtilmiştir. Bu bir artı olarak verilse de bir sonraki maddede 1996 yılında Diyarbakır hapishanesinde meydana gelen, güvenlik güçlerinin yer aldığı ve sekiz mahkumun ölümü ve altı mahkumun yaralanması ile sonuçlanan operasyon ile ilgili davanın tamamlanamaması eleştiri konusu olmuştur.

Yine bu bölümde davaların başında tutukluluk sürelerinin çok uzun olması, 301.maddenin yürürlükte olması -dava açılması kararı Adalet Bakanı'na bırakılmıştır- gazetecilerin yazdıklarından dolayı tutuklanması ve basılmayan kitapların toplatılması, youtube, fizzy, blogger gibi sanal ortamların en çok kullanılan sitelerine erişimin engellenmesi, bu tarz hatalardan şimdilik dönülmüş olsa da, eleştirilen konuları oluşturmaktadır.

Ardından raporda bir eleştiri bir de övgü bulunmaktadır. Eleştiri polis ve diğer güvenlik güçlerinin olaylar karşısında orantısız güç kullanması konusudur. Öncesinde raporun övgüsü ise sorunsuz kutlanan Nevruz ve 1 Mayıs gösterileri olmuştur. Yine sırasıyla Sümela Manastırı'nda ve Akdamar Kilisesi'nde izin verilen ayinler, ardından Türk makamların Rum Ortodoks din adamlarından 14'üne Türk vatandaşlığı vermesi ve bu konuda kolaylık sağlaması -ki son ramazan ayında Başbakan'ın da katıldığı geniş kapsamlı bir iftar yemeği de verilmiştir. Bu da önemli bir gelişme olarak görülebilir.- konuları hakkında Türk Hükümeti'nin yaptığı çalışmalar başarılı bulunurken yakın dönemde yapılan Alevi çalıştaylarının, 7 tane yapılmıştır, bir sonuca varmaması eksi noktalar olarak belirtilmektedir. Yine gayrimüslim cemaati ile ilgili Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılmaması ve nüfus cüzdanlarında bulunan 'dini' ibaresinin kaldırılmaması olumsuz olarak görülmektedir.

* Rapor devamında vicdan-i retçi kişilere yönelik yapılan baskı ve yıkıcı yargılama/cezalandırmaları eleştirmiştir.

İlköğretime katılım konusundaki cinsel eşitsizliğin azaltılması ve kadınlara yönelik yapılan anayasa reformundaki pozitif ayrımcılık gibi uygulamalar başarılı bulunmuştur. Ancak Türkiye'nin 'kadın ve hakları' konusunda çok geri olduğunu bu rapor tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir. Kadınların siyaset ve kamudaki temsiliyetlerinin çok düşük olması, okul kitaplarının kadınlar hakkında hala basmakalıp bilgiler içermesi -maalesef hala klasik 'anne' rolü-, namus ve töre cinayet/olaylarının gittikçe artması(özellikle raporda 2009 yılında AİHM'in verdiği 'Opuz' davasına değinilmiş. Yıllarca kocası tarafından dövülmüş, otomobille ezilmek istenmiş, bıçakla yaralanmış, ölümle tehdit edilmiş olan Nahide Opuz, her saldırıdan sonra savcılığa başvurmasına rağmen kocası ya delil yetersizliğinden serbest bırakılmış ya da para cezasına çarptırılmıştır. Sonunda çareyi kaçmakta bulan Opuz, İzmir’e kaçmaya çalışırken, annesini eski kocasının tabancasından çıkan kurşunlarla kaybetmiştir. Bu olaydan sonra eski eşi Hüseyin Opuz 6 yıl cezaevinde yatıp çıktı. Nahide Opuz, 2002 yılında AİHM’e eski kocasına karşı devletin kendisini ‘etkili bir şekilde koruyamadığı’ gerekçesiyle dava açmıştır. 2009 yılında AİHM Nahide Opuz’u haklı bulmuş ancak Türkiye Cumhuriyeti bu kararı halen uygulamamıştır.), ayrıca bu konuda devletin önlem almaktaki yavaşlığı, maddi kaynak ve insan eksikliği, aile içi şiddet ve erken yaşta zorla evlilikler de olumsuz ve ciddi derecede eksik görülen konuların başında gelmektedir.

* Raporun bu bölümünde Temmuz 2010 yılında TEM yasasında yapılan değişiklik övülmüştür.(Terör ve ilintili suçlara bulaştıkları iddia edilen çocukların 'çocuk' mahkemelerinde yargılanmaları durumu.)

* Sendikal haklar alanında yapılan ilgili anayasa değişiklikleri başarılı bulunmuş ancak 'devlet memurlarına grev hakkı tanımaması' eksikliği de raporda belirtilmiştir. (Raporda işçi ölümleri ve işçilerle ilgili aleyhte olaylar konusunda bir eleştiriye rastlamadım, yine de eleştiri olarak hatırlatmakta fayda görüyorum.)

* Devletin lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüeller konusunda baştan sona ayrımcı ve ön yargılı olduğu raporda belirtilmiştir. Özellikle bir zamanlar Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı'nın yaptığı 'eşcinselliğin bir hastalık olduğu ve tedavi edilmesi gerektiği'yönündeki demeci AB tarafından kaygıyla karşılandığı eleştirel bir şekilde rapora eklenmiştir.

'Hrant Dink' davasının hala sürmekte olması eleştirilmiştir. (Dava yakın zamanda sonuçlanmıştır. Asıl sorumluların ceza makamında olmadığı ve cezalandırılmadığı eleştirileri hala güçlü bir şekilde dillendirilmektedir. Türkiye’deki çocuk mahkemesi seçkin Ermeni gazeteci Hrant Dink’i öldüren Ogün Samast’a yaklaşık 23 yıl hapis cezası verdi. Mahkeme, önce verdiği ömür boyu hapis cezasını Samast’ın cinayeti işlediği dönemde reşit olmaması nedeniyle 21,5 yıla indirirken, ruhsatsız silah taşımaktan da 16 ay ek ceza verdi. Yani toplamda ceza 22 yıl 10 ay olarak belirlendi. Tabi ki bu Ogün Samast’ın cezaevinde yatacağı süreyi göstermiyor. Samast, cezasının 3’te 2’sini yatacak, 4 yıl hapishanede yattığı süre de toplam cezadan düşecek. Yani sonuç itibariyle Ogün Samast, 10 yıl 8 ay sonra cezaevinden çıkacak.)

Rapor devamında anadili Türkçe olmayan çocukların anadillerini Türk eğitim sistemi çerçevesinde öğrenememeleri ve tabi sonucunda geliştirememeleri durumunu eleştirmiştir. Demokratik açılım sürecinin yavaşlaması, Mahmur kampından dönenlerin provokasyon sonucunda dönüşlerinin askıya alınması ve yıllardır Terörle Mücadele kapsamında yardımcı güç olarak görülen ancak uygulamada çok değişik ve zararlı sonuçlar veren 'koruculuk sisteminin'kaldırılmaması olumsuz notlar olarak rapora düşülmüştür.

'Bölgesel Sorunlar ve Uluslararası Yükümlülükler'

Herkesin tahmin edebileceği şekilde Türkiye'nin Kıbrıs politikası eleştirilmiştir. AB, Türkiye'nin ek protokolden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemesi -Kıbrıs'a yönelik yaptırımların kaldırılması(liman konusu)- ve 2012 yılında AB Dönem Başkanlığını yapacak Güney Kıbrıs'ın Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü'nün de bulunduğu birçok Uluslararası örgüte üyeliğini hala veto etmesi konularında Türkiye'yi haksız bulmuş ve gayrimeşru adımlar atmakla suçlamıştır.

Türkiye'nin etkin dış politikası ve jeopolitik pozisyonuna uygun bir şekilde davranışlar sergilemesi, özellikle Balkanlar'da uyguladığı ve Ahmet Davutoğlu patentli 'komşularla sıfır sorun' politikaları raporda övgüye değer bulunmuştur.

'Ekonomi'

Ekonomi konusunda şuanda AB kurumu içerisinde bulunan tam üyelere göre çok daha iyi durumda olan ve son küresel ekonomik krize derin artçı sarsıntılarına karşı çok daha güçlü bir şekilde direnen Türkiye, bu konuda övülmüştür. Özellikle son dönemde azalan işsizlik, artan ihracat, yükselen istihdam, düşen enflasyon ve faiz konuları Türkiye'nin başarılı bulunduğu konulardır. Özellikle ekonomik istikrar paketi ve bankacılık ile enerji ve eğitim alanlarında yapılan reformlar ülkenin ve ekonomisinin krize karşı dayanıklılığını arttırmıştır vurgusu önemlidir. Yine de sürekli artan cari açık, vergiler, enerji ve gıda fiyatlarındaki baskılar ve artan ekonomik faaliyetlerdeki hareketlenme nedeniyle fiyat istikrarının kötüye gitmesi eleştirilen konular olmuştur. Son olarak ise Türk lirasının değerinin yükselmesi -ki daha bugün Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poors(S&P), Türkiye’nin yerel para cinsi notunu yatırım yapılabilir seviyeye çıkardı. Alınan karara göre Türkiye’nin notu BB(+)’dan BBB(-)’ye yükseltildi. Türkiye’nin not görünümü ise pozitif olarak belirlendi.- pozitif olarak görülürken, bankacılık sektörü kredilerinde KOBİ'lerin payının azalması, kayıt dışı ekonominin büyüklüğünün ciddiyeti ve kamu ihalelerinin şeffaf olmaması negatif yönler olarak belirlenmiştir.

Sonuç Yerine

Ak Parti'nin Türk siyasi hayatına hızlı girmesi ve ardı ardına AB müzakereleri yolunda ciddi ve önemli adımlar atması, sonucunda zorlamada olsa müzakere tarihi alınması Türkiye-AB ilişkisinin tarihten bu yana ulaştığı en uç zirvedir. Ardından tam üyelik müzakerelerinin başladı derken siyasi iktidarın geleneksel ve kendine özgü duruşundan dolayı gerilemesi ve hatta şuan hiç bir faslın açıl(a)maması, iki tarafında birbirine karşı güvensizlik ikliminden bir türlü çıkamaması sorunları birbirini takip etmiştir. Aslında temel olarak sorun; zaman zaman AB'nin Türkiye iç politikasına bakışta gösterdiği objektifliği, Türkiye'nin dış politika konularına gösterememesi, tabi nedeni olarak AB'nin kendisini komple bir ülke olarak gören kurum yapısı itibariyle dış politika konularındaki çıkarlarının Türkiye dış politika konularıyla kesişmesi, zıtlaşması durumu gösterilebilir, ve buna benzer olumsuzluklar Türkiye-AB ilişkilerini sekteye uğratmış ve zayıflatmıştır. Yine de son zamanlarda Türkiye'nin hem bölgesindeki sorunlar ve konular itibariyle kendine özgü, etkin politikalar geliştirmesi hem de küresel ekonomik krizden,teğet geçmese bile, az zararla çıkmış olması ve bu sağlam bir portreyi hala dahi sürdürmesi, değeri azalan ve hatta varlığı bile sorgulanır durumda olan AB için düşünülmesi gereken ciddi konulardır. Belki geçmişte ve tam anlamıyla olmasa bile şuan Türkiye'nin AB tam üyeliğine alınması zor görünüyor ve istenmiyor olabilir ancak bir süre sonunda bu rollerin değişeceği ve AB'nin, güçlü ve lider bir Türkiye karşısında kayıtsız kalamayacağı konuşulmaktadır. Ben de açıkçası bu düşünceyi paylaşıyorum. Ancak bunun saydığım şartlara bağlı olduğunu da tekrar belirtmek isterim. 'Güçlü' bir Türkiye; yani tüm iç sorunlarını ve konularını, uzlaşıya dayalı, tamamıyla ülke çıkarları çerçevesinde çözme eğilimli; iktidarı, muhalefeti, meclisi, devlet kurumları, sivil toplum kuruluşları, medyası ve kamuoyu ile bir bütün olabilmiş, farklılıkların değer olduğu, farklıların da birbirlerini dinleyebildiği, daha özgür ve daha demokratik, daha sosyal ve daha hukuka uygun bir devlet olabilmek. Başta bunların hepsi birden zor, hatta imkansız görünüyor olabilir. Ancak böyle düşünenleri tarih kitaplarına bakmaya davet ediyorum; Türkiye'nin bir on yıl önce nerede olduğunu düşünelim veya bilmeyenler bence okumalı. Sonucunda Türkiye'nin şimdi nerede olduğunu görelim ve düşünelim, bir kıyaslama yaparsak aslında en zor kısmı başardığımızı görebiliriz.

* İlerde her şeyin tam olduğu ve her şeyiyle bireyin devlete karşı yücel(til)diği bir ülkeye..

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere..

Hakan Tamtürk

Kaynak

*http://www.abgs.gov.tr/files/AB_Iliskileri/AdaylikSureci/IlerlemeRaporlari/turkiye_ilerleme_rap_2010.pdf

28 Mayıs 2011 Cumartesi

"Etnik-Milliyetçilik Bakışında Türkiyeli Kürtler'in Yeri"



Yeni Cumhuriyet'de Etnik Kimlik ve Milliyetçiliğin Doğuşu

Giriş

Yazımın temeli aslında ‘etnik kimlik’ konusu çerçevesinde olacaktır. Öncelikle ‘etnik, etniklik, etnik kimlik’ kavramlarının genel-kabul gören birkaç tanımını sunacağım. Daha sonra özele inip, Türkiye’deki ‘Kürtlük’ etnik kimliği üzerinden, Türk milliyetçiliği oluşumuyla da birlikte; Cumhuriyet’le birlikte Kürtlerin, Türkiye’de neden 'Yeni-Kemalist Cumhuriyet'le' mücadele içine girdikleri sorusu üzerinde duracağım. Genel perspektif bu konu üzerinden olup, tarihten faydalanarak, belirlediğim soruya yazımın içinde cevap/cevaplar vermeye çalışacağım. Sırasıyla; önce, kısa bir şekilde Milli Mücadele dönemi ve sonrası, Milli Mücadele önderlerinin, Kürt etnik kimliğine sahip insanlara verdiği vaatleri, onlarla girdiği ilişkiyi anlatacağım. Ardından Cumhuriyetle birlikte üst kimlik, hatta tek kimlik olan ‘Türk/Türklük ve Türk Milliyetçiliği’ kavramlarına değinip, Cumhuriyetin ve kadrolarının Kürt etnik kimliğine karşı değişen duruşunu/düşüncesini ortaya koymaya çalışacağım.

Etnik, Etniklik, Etnik Kimlik

Etnik kimlik, ferdin içinde yaşadığı toplumdaki yaygın kültür unsurlarından farklı olarak, orijinal bir kültürel sistemin yapı özelliklerini nitelik itibariyle taşımasıyla ortaya çıkan bir kimlik türüdür. Etnik kimliğin bünyesinde barındırdığı özellikler, yani etnikliğin ölçütleri birden çoktur. Genellikle ‘soy’, ‘kandaşlık’, ‘ortak dil’ gibi ölçütlere bağlanır; ancak bazen bu özelliklerin bir veya birkaçını da içerebilir. Ya da diğer bir bakışla aynı dili konuşan insanların tümü aynı etnik kimlikle nitelendirilmeyebilir. Milli ve etnik kimlikler bir ölçüde ırk faktörünün belirleyiciliğine dayanır. Ancak hem diğer unsurlardan tecrit edilmiş yalnızca bir faktöre dayalı bir kimlik yapısı hem de milli kültürden bağımsız olan milli bir kimlik düşünülemez. Toplumda milli kültüre olan bağlılığın azalması, bireyleri farklı kimlik arayışlarına iter. Kendinde toplumun genelinden farklı özellikler gören bireyler, benzerleriyle yakınlaşarak etnik grupları meydana getirirler. Bu durum, toplum içerisinde “Biz” ve “Ötekiler” ayrımını oluşturur.[1] Etniklik genel anlamıyla; bir sosyal grubun ırk, dil veya milli kimliğidir. 'Irk' ile 'Etnik' kavramlarının ayrıldığı nokta, kültür kavramından kaynaklanmaktadır. Irk, insanların biyolojik olarak sınıflandırılmış şekliyken; etniklik ise bu tanımın karşıtı olarak insanları kültürel farklara dayandırarak sınıflandırmaktır.[2]

Bir Etnik Grup Olarak Türkiye’de ‘Kürtler’

Devlet kurumuna sahip olmayan etniklik, ülke içerisindeki baskın etnik yapıdan farklılaşarak kendi ayrıştırması neticesinde onunla bir etnik rekabete girmekte, bu durum ise etnikliği kuvvetlendirerek grup arasındaki dayanışmayı artırmakta; bu dayanışmanın artmasıyla grubun değerlerine vurgu yapmakta ve nihayetinde etnik milliyetçilik kendini göstermeye başlamaktadır.[3] Kendilerini ‘Kürt’ alt kimliğiyle tanımlayan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşlarının büyük bir kısmı, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu aşamasında Milli mücadele ve kuruluş dönemlerinde, Türklüğe asimilasyonu beklenen‘Müstakbel Türk’ kavramı dışında tutulup, ülke içindeki kurucu ve saygı gösterilmesi gereken Müslüman iki etnik unsurdan biri olarak görülmüşlerdir.[4] Milli mücadeleyi yöneten kadroların Türk tanımına verdikleri dini anlam gereği(Müslümanlık), ülkedeki Kürtlerin desteği sağlanmış ve Kürtlerin de bu mücadelede Ankara yönetimine azımsanmayacak derecede desteği ve katkısı olmuştur. Aslında Kürtleri, Türkiye’de siyasi ve ulusal bir topluluk biçiminde somut olarak tanımlamak zor olur. Zira milli mücadele döneminde, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da sahip oldukları gücü, Kurtuluş mücadelesini yöneten -daha sonra oluşacak Kemalist ideoloji ve çatısı altında birleşenler- faydalı ve sistematik bir şekilde kendi lehlerine kullanmayı başarmışlardır. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışıyla başlayan süreç, Erzurum ve Sivas kongreleri, Amasya görüşmeleri ve protokolleri, Kurtuluş savaşının kazanılması ve ardından yapılan Lozan görüşmeleri, bu süreç içinde ortaya atılan ‘özerklik’ fikirlerinden tutun da ‘etnik haklar ve bunların hukuksal garantisi’ gibi çeşitli varyasyonlarla da devam etmiştir.

Kürtler; Saltanatın ilgası, ikinci Meclis’in açılması, Cumhuriyet ilanı, Hilafetin kaldırılması ve son olarak 1924 anayasasının kabulünü takiben oluşturulan ortam sonrasında asimilasyonist yurttaşlık sıfatına girdikleri gibi yine zaman zaman ayrımcı yurttaşlık kalıbının da içine sokuldular. Mesut Yeğen’e göre tüm bu düşünceler ışığında meydana çıkan yargı ise, Cumhuriyet’in Kürtleri ‘Müstakbel Türk’ olarak gördüğü düşüncesidir. Yani Türkiye’de Cumhuriyet fikrinin ortaya çıkardığı tek ulus(millet/etnik tür) kavramı, ülke içinde bulunan Kürtleri; ilk önce ‘Türklüğe’ ancak daha sonra ‘birinci sınıf yurttaşlığa’ davet etmiştir.[5]

Peki Ne Oldu?

Kemalist rejimin belgelerinde ‘Türkiye’ terimine 1920’lerin başlarında rastlanır. Mustafa Kemal’in büyük zafere ilişkin 1 Eylül 1922 tarihli beyannamesi ilk kez ‘Türk milletini’ muhatap alır; ancak bunu izleyen bir yıl boyunca bu terim yine geri planda bırakılmaya çalışılmıştır. 1923 Nisan’ında Halk Fırkası’nın kuruluşunu müjdeleyen Dokuz Umde’de kullanılan deyim ‘Türkiye Halkı’dır. Ancak Cumhuriyet’in ilanı, ardından Hilafetin kaldırılması ve Osmanlı Hanedanlığı’nın ülkeden çıkarılmasıyla birlikte ‘Türk milleti’ etnik kavramı daha yaygın hale gelmiştir.[6] Kazanılan büyük zafer sonrası barış görüşmeleri için İsviçre’nin Lozan şehrine giden Ankara delegeleri, bu görüşmeler sürecinde, Kürtler için çok hassas olan Musul, Süleymaniye ve Kerkük sorununu çözememiş ve konunun çözümü Milletler Cemiyeti’ne, yani İngilizlerin güçlü olduğu bir sahaya bırakılmıştır. Sonuç itibariyle hem zengin petrol yataklarına hem de barındırdığı yüksek Kürt nüfusuna sahip bu yerler İngiltere’ye kaptırılmıştır. 1.Meclis içindeki, Milli mücadelenin kazanılmasında çok ciddi katkıları olan Kürt ahalisi bu dönemden itibaren kendisini ihanete uğramış gibi hissetmiş ve Ankara Hükümetini ‘samimiyetsiz’ sıfatıyla suçlamıştır. Onlara göre son yapılan tasfiye etme girişimleri bir ‘ikiyüzlülük’ göstergesi olmuş, Kürtler Milli Mücadele döneminde kullanılmış, çeşitli yalan vaatlerle kandırılmıştır. Ardından 2.Meclis seçimlerinde bu tarz düşünen kişilerin oyun dışına çıkarılması, hemen sonrasında Hilafetin ilgası ve yeni Anayasanın kabulü; Kürt kavmi ile kurulan yeni Cumhuriyet’in yıldızlarının çok uzun bir süre/belki de hiç barışmaması anlamına gelecektir. Tarihimize ‘Kürt Sorunu’ başlığıyla yazılan bu konu, 1925 Şeyh Sait isyanı ile bir nevi somut başlama işaretini verip, günümüze kadar karşılıklı hatalar ve zorlamalar yüzünden acı dolu, ağır kalıcı izlerini sürdürecektir.

Kürtlerin, yeni kurulan Cumhuriyet’le arasında yaşananlar, onların yeni rejime karşı giriştiği mücadelenin nedenlerinin bir kısmının anlaşılmasını sağlamaktadır. Ancak yine de kademeli bir şekilde belirtmek gerekirse; verilen vaatler, daha sonra gösterilen samimiyetsizlik, ardından hilafetin kaldırılması(özellikle tekke ve zaviyelerin, Kürtlerin yoğunluklu yaşadıkları Doğu ve G.Doğu bölgelerindeki kültürel ve eğitim yönünde önemi büyüktü) ve 30’lu yıllarda yaratılmaya çalışılan(baskı, zorlama ve tehdit) kan temelli Türk etnik milliyetçiliği(Kemalist kadroların) bu durumu özetlememize yardımcı olur.

Türk Etnik -Kimlik- Milliyetçiliği

Her ne kadar bu model imparatorluktan geriye kalan etnik ve dinsel cemaatleri bir arada tutabilmek için toprağa dayalı Fransız vatandaşlık modelini esas alsa da, Alman modelinde olduğu gibi; kan bağına, ırka, etnik aidiyete ya da kültüre dayalı bir milliyetçilikle de sürekli bir ilişki içinde olmuştur. Bir bakıma Türk milliyetçiliğinin en azından kuruluşunda, bir yandan yukarıdan aşağıya doğru bir milliyetçilik(Fransız) referans olarak kullanılırken, aynı anda ona karşı aşağıdan bir milliyetçilikte(Alman) devreye sokulup ilginç bir bileşim kurulmuştur. Türk milliyetçiliğinin bu iki kaynaktan beslenmesinin, aslında onun gücüne dair bir işaret olduğu da söylenebilir. Dönemler, ihtiyaçlar ve krizlere bağlı olarak milliyetçiliğin bu iki yorumundan birinin veya diğerinin daha çok ön plana çıkarıldığı; birinin diğerine karşı bir denge unsuru olarak kullanıldığı; bu özelliğiyle çeşitli zamanlarda kolaylıkla biçim değiştirip, toplumun çok farklı kesimlerini -aynı dürtülerle olmasa da- içine alabildiği belirtilebilir. Kemalist dönemin son on yılı(29-38), Türklüğün etnik/soya dayalı sınırlarının billurlaştığı yıllardır. Bu dönemde Kemalist Türk ulusal kimliğinin aşamaları, olgunluk safhasını idrak etmiş ve süreç içindeki açılımın işaretlediği, değişken ağırlıklı tüm bileşenleri içeren Türk kimliğinin sınırları tayin edilmiştir.[7] Cumhuriyet ile birlikte, dil-tarih tezleri ve üniversiteleşme yolu ile "ümmet'ten millet'e geçiş sağlanmış, bu oluşumda "Türklük" olgusu, sistemin temel yapısını meydana getirmiştir. Çünkü devleti kuran 'Türkler'dir. Sosyo-antropolojik anlamda Türkler, hem çoğunluğu teşkil ediyordu, hem de egemen toplumdu. Bu nedenle, büyük toplum veya standart kültür bir ortak payda olan "Türklük" olgusunda birleştirilmiştir. Böylece 'Türklük' üst kimlik konumuna geçmiş, öteki etnik gruplar da alt-kimliği oluşturmuşlardır. Cumhuriyet'in temel ideolojisi bu olmuş, yani "Türklük" şemsiyesi altında tüm alt-kültürleri bir araya getirmek birinci görev olarak belirlenmiştir. Bununla birlikte; Güneş dil teorisi, tarih tezleri, dil kurultayları, Türkçe konuş kampanyaları vb. uygulamalar ile Kemalist kadrolar Türklüğün temelini etnisiteye bağlamışlardır. Daha çok 30lu dönemde etnik tanıma kayışla ırki-sosyal motifler cumhuriyetçi tanıma eklemlenmiştir. (“Dilde, kültürde, kanda birlik”) Bu dönemle birlikte artık ‘ırk’ kurucu bir unsurdur ve yukarıda belirttiğim üzere; Türk Tarih Tezi ile Türklüğün en eski etnik köken olduğu, Güneş Dil Teorisi ve Türk Dil Kurultayları ile Türkçenin tüm dillerin anası olduğu sürekli olarak vurgulanmıştır. Türk Milliyetçiliğinin oluşumu ve 'Etnik köken' kavramını içine alışı; Türkiye’de bu zamana kadar hep ‘öteki’ pozisyonuna itilmiş, yok sayılmış Kürt etnik grubundan insanların, yeni kurulan rejime tepkisi ve düşüncesi hep karanlık, korku ve nefret dolu olmuştur.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere..

Hakan Tamtürk

Dipnotlar


[1] Ahmet Yıldız, Ne Mutlu Türküm Diyebilene, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2010) s.44

[2] Ruth Lane, Karşılaştırmalı Siyaset Sanatı, (İstanbul: Küre Yayınları, 2011) s.54

[3] Safiye Dündar, Kürtler ve Azınlık Tartışmaları, (İstanbul: Doğan Kitap, 2010) s.21

[4] Soner Çağaptay, Türkiye’de İslam, Laiklik ve Milliyetçilik, Türk Kimdir? (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2009) s.166

[5] Mesut Yeğen, Müstakbel Türk’ten Sözde Vatandaşa Cumhuriyet ve Kürtler, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2006) s.50

[6] Erik Jan Zürcher, Türkiye’de Etnik Çatışma, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2008) s.108

[7] Ahmet Yıldız, age. s.155


Kaynakça

1- Çağaptay, Soner.(2009) Türkiye’de İslam, Laiklik ve Milliyetçilik, Türk Kimdir?,İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

2- Dündar, Safiye.(2010) Kürtler ve Azınlık Tartışmaları, İstanbul: Doğan Kitap.

3- Lane, Ruth.(2011) Karşılaştırmalı Siyaset Sanatı, İstanbul: Küre Yayınları.

4- Yeğen, Mesut.(2006) Müstakbel Türk’ten Sözde Vatandaşa Cumhuriyet ve Kürtler,İstanbul: İletişim Yayınları.

5- Yıldız, Ahmet.(2010) Ne Mutlu Türküm Diyebilene, İstanbul: İletişim Yayınları.

6- Zürcher, Eric Jan.(2008) Türkiye’de Etnik Çatışma, İstanbul: İletişim Yayınları.


2 Ocak 2011 Pazar

"Türkiyeli Kürtler'den Zorunlu-Yalnız Türk'e Geçiş"


TARİH'İN SÖYLEDİKLERİ 2

1919-1924 Yılları Arasında Türkiye’de Kürtler ve İlgili Politikalar

Giriş

Kürtleri, siyasi ve ulusal bir topluluk biçiminde somut olarak tanımlamak zor olur. Zira milli mücadele döneminde, doğu ve güneydoğu Anadolu’da sahip oldukları gücü, Kurtuluş mücadelesini yöneten -daha sonra oluşacak Kemalist ideoloji ve çatısı altında birleşenler- faydalı ve sistematik bir şekilde kendi lehlerine kullanmayı başarmışlardı. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışıyla başlayan süreç, Erzurum ve Sivas kongreleri, Amasya görüşmeleri ve protokolleri, Kurtuluş savaşının kazanılması ve ardından yapılan Lozan görüşmeleri, bu süreç içinde ortaya atılan ‘özerklik’ fikirlerinden tutun da ‘etnik haklar ve bunların hukuksal garantisi’ gibi çeşitli varyasyonlarla devam etti. Daha sonra ise Kürtler; Saltanatın ilgası, ikinci meclis’in açılması, Cumhuriyet ilanı, Hilafetin kaldırılması ve son olarak 1924 anayasasının kabulünü takiben oluşturulan ortam sonrasında asimilasyonist yurttaşlık sıfatına girdikleri gibi yine zaman zaman ayrımcı yurttaşlık kalıbının da içine sokuldular. Mesut Yeğen’e göre tüm bu düşünceler ışığında meydana çıkan yargı ise, Cumhuriyet’in Kürtleri ‘Müstakbel Türk’ olarak gördüğü düşüncesidir. Yani Türkiye’de Cumhuriyet fikrinin ortaya çıkardığı tek ulus(millet) kavramı, ülke içinde bulunan Kürtleri; ilk önce ‘Türklüğe’ ancak daha sonra ‘birinci sınıf yurttaşlığa’ davet etmiştir.

Kürtlerin ne tarz yurttaşlık kalıplarına sokulduğunu resmetme işini Cumhuriyetten itibaren başlatmak biraz daha aydınlatıcı olacaktır. Milli mücadele ve kuruluş dönemlerinde Kürtler, başta bahsettiğimiz Türklüğe asimilasyonu beklenen‘Müstakbel Türk’ kavramı dışında tutulup, ülke içindeki kurucu ve saygı gösterilmesi gereken Müslüman iki etnik unsurdan biri olarak görüldüler. Cumhuriyeti kuran Meclis’in başkanı Mustafa Kemal gizli bir meclis oturumunda şunları söylemekteydi:

Suret-i umumiyede prensip şudur ki hududu milli olarak çizdiğimiz daire dahilinde yaşayan anasır-ı muhtelife-i İslamiye yekdiğerine karşı ırki, muhiti, ahlaki, bütün hukukuna riayetkar özkardeşlerdir. Bizce kat-i olarak muayyen bir şey varsa o da hududu milli dahilinde Kürt, Türk, Laz, Çerkes vesair bütün bu İslam unsurlar müşterekülmenfaadır.[1]

Kürtlerin hukukları bulunan ve tanınan bir etnik grup olarak görüldüklerinin ilk önemli belgelerinden birisi Amasya Protokolleridir. Dönemin İstanbul hükümetini temsilen Bahriye Nazırı Salih Paşa’yla, Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyetini(ARMHC) temsilen Mustafa Kemal Paşa, Rauf Orbay ve Bekir Sami Bey tarafından imzalanan belgenin temel sonucu; hem İstanbul hükümeti hem de yeni yeni kurulma yolunda olan Ankara hükümeti tarafından; Kürtlerin, sahip oldukları ve olabilecekleri hukuklarının garanti altında olduğu, Kürtlerin kurucu unsur sayılarak önemli bir yere sahip olduklarının göstergesi olarak görüldüğü olmuştur

Amasya’da imzalanan ikinci protokolde ise, Kürtlerin Osmanlı Devleti’nden ayrılmalarının imkansızlığı vurgulanıyor, bunun da herkes tarafından bilinmesi isteniyordu.

1919 Samsun’a Çıkış ve Büyük Zafer Arası Dönem

Mustafa Kemal Samsun’a ayak bastığından itibaren, birleştirici unsurları iyi kullanıp(Hilafet/Halife, Saltanat, İslam, Vatan, İstiklal), ülke içinde birlik beraberliği sağlamaya yönelik çeşitli stratejiler yürütmüş ve bunda da bir hayli başarılı olmuştur. Erzurum ve Sivas kongreleri, Amasya protokolü, 1.Meclis çalışmaları ve çeşitli farklı yerlerde verdiği demeçlerle; Kürtleri, Milli Mücadele saflarında görmek istemiş ve bunun için de yoğun çaba harcamıştır. Zaferle birlikte daha sonra başlayan Lozan görüşmelerinde bu çabasını sürdürmüş, ‘Musul konusu’ açıldığında Kürtlerin desteğini alabilmek için ‘özerklik’ temelli bir düşüncesini bile dile getirmekten çekinmemiştir.

Dağılmaya yüz tutan Osmanlı yönetimi ellerinde kalan tek halk olan Kürtleri, elde tutmanın manevraları içindeydi. Damat Ferit Paşa Hükümeti, Seyit Abulkadir ile ‘Kürdistan’a Özerklik Yasasını’ imzalarken, padişah fermanı ile Samsun’a çıkan Mustafa Kemal, ‘tehlike altında olan din, hilafet ve saltanatı kurtarma’ sloganıyla örgütlenme çalışmalarını başlatmak istiyordu. Bu slogan, Kürtlerin en zayıf ve hassas yanıydı.(Lozan görüşmeleri sırasında Musul-Kerkük ve Sülaymaniye olduğu gibi) Kürtlerle Türkleri beraber tutmanın tek yolu bu gözüküyordu.

Kürt aşiretleri, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışından itibaren yaptığı çalışmaların ve giriştiği savaşımların destekçisi olmuşlardır. Erzurum Kongresi büyük ölçüde Kürt liderlerinin desteği ve katılımı ile gerçekleştirilmiştir. Kürtler Kurtuluş Savaşı’na katılmış ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda etkin rol oynamışlardır. Kurucu kadrolar, Kurtuluş Savaşı döneminin her aşamasında ve BMM hükümetleri altında Kürtlerin ulusal haklarına saygılı bir politika izlemişlerdir.

Mustafa Kemal iyi bir lider ve iyi bir siyasetçiydi. Konuşurken zamanın şartlarını iyi analiz eder ve bunu konuşmasına güzel bir şekilde yansıtırdı. ‘Kürt’ konulu açıklamalarını da bu şekilde ortaya atmıştı. Tüm konuşmalarının arkasından ‘ayrılmayı düşünmeyiniz’i ilave etmeyi unutmamıştı. Çünkü o zamanlar Türk ve Kürt değil, temel olarak İslam dini ve kurtarılması vardı. Bu iki kavmi ortak bir çatı altında birleştiren bir İslam dini, Kürtlere karşı kullanılmış ve desteklerinin alınması yönünde önemli bir hamle durumuna gelmişti. Atatürk icap edileni söylemeyi her zaman iyi bilmişti. Belli bir güce eriştikten sonra da kendisine en ufak muhalif olanları dahi yolun dışına itmiş ve kafasındaki inkılâpları birer birer hayata geçirmişti. Yukarıdaki konuşmalarında kullandığı terimleri, ortaya attığı düşünceleri ise; Lozan yapılıp Cumhuriyet ilan edildikten sonra 1924 Anayasası ile noktalamıştı. İl ve ilçe özerklikleri kaldırılmış, tamamıyla katı bir merkeziyetçi yönetim esas alınmaya başlanmış, Ekim 1923 yılına kadar Mustafa Kemal’in kullandığı ‘Türkiyeli’ kavramı ise yerini ‘Türk’ kavramına bırakmıştır. Artık bu tarihten itibaren Türkiye'de, Türk’ten başka hukuki ve siyasi bir etnik aidiyet yoktur.

Yukarıda da belirttiğim üzere, Milli mücadeleyi yöneten kadroların Türk tanımına verdikleri dini anlam gereği(Müslümanlık), ülkedeki Kürtlerin desteği sağlanmış ve Kürtlerin de bu mücadelede Ankara yönetimine azımsanmayacak derecede desteği ve katkısı olmuştur. Kurtuluş savaşının haritası olarak gösterilen Misak-ı Milli belgesi de hiçbir şekilde bölünmesinin mümkün olmadığı ‘milli araziyi’, Arap toprakları ayrı tutulmak kaydıyla ‘Osmanlı İslam ekseriyetiyle meskun bulunan aksam’ diye niteler.[2] Misak-ı Milli belgesinde hiç ‘Türk’ kelimesinin geçmemesi de bu doğrultuda verilecek doğru bir örnek olur. Yine Milli Mücadelenin ilk ‘meclis grubu’ olarak nitelendirilen, mücadeleyi ilk olarak örgütsel bir nitelikte ele alan ARMHC’de millet tanımını Araplar hariç özetle ‘yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile ve hiss-i fedakari ile meşhun […] bilcümle anasır-ı İslamiye’dir’ diye yapmıştır.[3]Yine ARMH Cemiyetinin temel belgelerinde ‘Türk’ kelimesine rastlanmamaktadır.

Mustafa Kemal’e göre

Bu hudud-u milli dahilinde tasavvur edilmesin ki anasır-ı İslamiyeden yalnızbir cins millet vardır. Çerkes vardır ve anasır-ı saire-i İslamiye vardır. İşte bu hudut, memzuç bir halde yaşayan, bütün maksatlarını, bütün manasıyla tevhit etmiş olan kardeş milletlerin hudud-u misalisidir.[4] (Hepsi İslam’dır, kardeştir sesleri.) (23.04.1920 BMM açış söylevi)

[BMM’ni] teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslamiyedir, samimi bir mecmuadır.[5] (01.05.1920)

Kemalist rejimin belgelerinde ‘Türkiye’ terimine 1920’lerin başlarında rastlanır. Mustafa Kemal’in büyük zafere ilişkin 1 Eylül 1922 tarihli beyannamesi ilk kez ‘Türk milletini’ muhatap alır; ancak bunu izleyen bir yıl boyunca bu terim yine geri planda bırakılmaya çalışılmıştır. 1923 Nisan’ında Halk Fırkası’nın kuruluşunu müjdeleyen Dokuz Umde’de kullanılan deyim ‘Türkiye Halkı’dır. Ancak Cumhuriyet’in ilanı, ardından Hilafetin kaldırılması ve Osmanlı Hanedanlığı’nın ülkeden çıkarılmasıyla birlikte ‘Türk milleti’ kavramı daha yaygın hale gelmiştir.

1921 Anayasası madde 11:

Vilayet…özerktir. Vakıflar, Medreseler, Eğitim, Sağlık, İktisat, Ziraat, Bayındırlık ve Sosyal Yardım işlerinin tanzim ve idaresi vilayet şuralarının yetkisi dahilindedir.[6]

Madde 14:

[Merkezden atanan] Vali yalnız devletin genel görevleriyle yerel görevler arasında uyuşmazlık olursa müdahale eder.[7]

Mustafa Kemal’in Kürtlerle İlgili Demeçleri

1- Kürt ağa, bey ve şeyhlerine telgraflar (Mayıs ve Haziran 1919):

Kürt kardeşlerimin…hürriyeti ve refah ve ilerlemesinin vasıtalarını sağlamak için sahip olmaları gereken her türlü hak ve ayrıcalıkların verilmesine tamamen taraftarım.[8] (Cemilpaşazade Kasım Bey’e, 16.06.1919).

2- Mustafa Kemal’in Amasya’dan 22 Haziran 1919 günü Sivas Valisi Reşit Paşa’ya çektiği telgrafın ikinci paragrafı:

Devletin bütünleşmesinin önem kazandığı bir sırada İngiliz propagandasının etkisinde ortaya çıkan ve Kürdistan’ın bağımsızlığını isteyenler, görüşmeler yoluyla kazanılarak Halifelik ve Saltanat çevresindeki ortak amacımıza getirildi. Çok şükür hata anlaşılarak aramıza dönmüşler ve kongreye (Sivas) çağrılmışlardır. Bu ulusal ve yaşamsal sorun için sizin gibi yurtsever sözünü bilir düşünürlere düşen özveri özellikle çok büyüktür.[9]

3- Erzurum ve Sivas kongreleri beyannameleri (07.08.1919 ve 11.09.1919):

Erzurum: [Doğu illerinde] yaşayan bütün İslami unsurlar, yekdiğerine karşılıklı bir fedakârlık duygusuyla dolu ve ırki ve toplumsal durumlarına saygılı öz kardeştirler. Sivas’ta daha da güçlü: Irki ve toplumsal haklarına..[10]

4- Mustafa Kemal’in Sivas’tan 24 Eylül 1919 günü Amerika Birleşik Devletleri İnceleme Kurulu Başkanı General Harbord’a gönderdiği ayrıntılı rapordan:

İmparatorluğu bölmek ve Türkler ile Kürtler arasında bir kardeş savaşı çıkarmak ve bağımsız bir Kürdistan kurma planlarına ortak etmek üzere Kürtleri kışkırttılar. İleri sürdükleri tez İmparatorluğun nasıl olsa dağılacağıdır. Bu düşüncelerini gerçekleştirmek için büyük paralar harcadılar. Her türlü casusluğa başvurdular. Noel adında bir İngiliz subayı uzun süre Diyarbakır’da bu yolda çaba gösterdi ve her türlü yalan ve aldatmaya başvurdu. Ama bizim Kürt yurttaşlarımız düzenlenen oyunun farkına vararak, O’nu ve yüreklerini para ile satan bir grup haini bölgeden kovdular.[11]

5- Osmanlı hükümetiyle yapılan Amasya Protokolü no. 2 (22.10.1919):

…Osmanlı devletinin tasavvur ve kabul edilen hududu, Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi ihtiva eder; Kürtlerin gelişme serbestisini sağlayacak şekilde ırksal ve toplumsal haklar bakımından desteklenmelerine, daha iyi duruma getirilmelerine izin verilmesi kabul edilmiştir.[12]

6- Misak-ı Milli 1. Maddesi (28.01.1920):

Bir bütün oluşturan milli topraklar; dinen, ırken ve emelen birbirine bağlı, karşılıklı saygı ve özveri duyguları besleyen, birbirlerinin ırksal ve toplumsal hakları ile bölgesel koşullarına tamamen saygılı Osmanlı İslam çoğunluğu’nun oturduğu yerlerdir.[13]

7- 1.TBMM Dönemi (24.04.1920):

Erzurum kongresinin çizdiği milli hudut dahilinde yaşayan İslami unsurların her birinin kendisine özgü olan muhitine, adetlerine, ırkına özgü olan ayrıcalıkları… kabul ve tasdik edilmiştir. Taahhüt ediyor: İnşallah, varlığımız kurtulduktan sonra kardeşler arasında çözülüp sonuçlandırılacağından… ayrıntısına girişilmemiştir.[14]

8- (01.05.1920):

Birbirlerinin her türlü hakların, ırksal, toplumsal, coğrafi haklarına daima riayetkar olduğunu tekrar ettik ve doğruladık ve hepimiz bugün samimiyetle kabul ettik.[15]

9- (03.07.1920):

Milli hudutlar… içinde yaşayan ve çeşitli İslami unsurlar birbirlerinin ırki, bölgesel, ahlaki bütün haklarına saygılı öz kardeştirler. Dolayısıyla onların arzularına aykırı bir şey yapmayı biz de arzu etmeyiz.[16]

10- (01.03.1922)

Türkiye halkı… gelecek ve menfaatleri ortak olan bir toplumdur. Bu toplulukta ırki haklara, toplumsal haklara ve bölge şartlarına saygı, iç siyasetimizin esas noktalarındandır.[17]

11- (15.07.1922): El Cezire Komutanlığı’na talimat:

1 . Aşamalı olarak, bütün ülkede ve geniş ölçekte doğrudan doğruya halk tabakalarının ilgili ve etkili olduğu bir biçimde yerel yönetimlerin oluşturulması iç siyasetimizin gereğidir. Kürtlerle meskun mıntıkalarda ise, hem iç politikamız ve hem de dış siyasetimiz açısından aşamalı bir yerel yönetim kurulmasını savunmaktayız;

2 . Milletlerin kendi kaderlerini bizzat idare etmeleri tüm dünyada kabul edilmiş bir prensiptir. Biz de bu prensibi kabul etmişizdir. Tahmin olunduğuna göre Kürtlerin bu zamana kadar yerel yönetime ilişkin örgütlerini tamamlamış ve başkanlarını ve yetkililerini bu amaç uğruna bizim tarafımızdan kazanılmış olması ve oyları açık ettikleri zaman kendi kaderlerine zaten sahip olduklarını TBMM idaresinde yaşamaya talip olduklarını ilan etmelidir. Kürdistan’daki bütün çalışmanın bu gayeye dayanan siyasete yöneltilmesi El Cezire Kumandanlığına aittir…[18]

12- İzmit Basın Toplantısı (16.01.1923):

Başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince[madde 11] zaten bir çeşit yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka, Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele yaratmaları daima mümkündür. Şimdi TBMM hem Kürtlerin hem de Türklerin yetki sahibi mebuslarından oluşmuştur ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve kaderlerini birleştirmektedir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz.[19]

13- Teşkilat-ı Esasiye Kanunu değişikliği taslağı, Temmuz 1923:

Madde 12: Türkiye’de olağanüstü haller müstesna olmak üzere, Türkiyeliler için dolaşım serbesttir.

Madde 13: Öğretim serbesttir. Yasa dahilinde her Türkiyeli genel ve özel öğretim yapabilir.

Madde 14: Okullar ve bütün irfan kurumları devletin gözetim ve denetimindedir. Türkiyelilerin talim ve terbiyesi ile birlik ve düzen yöntemi olmak zorunludur.[20]

Mustafa Kemal’in, Milli Mücadele döneminden itibaren; 2.Meclis’in toplanması, ardından Hilafetin ilgası ve 1924 yılındaki yeni anayasa ilanı ile birlikte; Kürtlere yönelik politika ve söylemleri yavaşça değişmeye başlamıştı. Uluslararası konjonktürde de ulus devlet inşa sürecinin hızlanması, yeni kurulan Kemalist rejimi de etkilemiş, ülke içindeki diğer azınlıklara(ki Kürtlerin azınlık olmadığına ilişkin ciddi görüşler ve belgeler vardır) hukuksal olarak Lozan’da tanınan tüm haklar unutulmaya başlanmış veya uygulanması konusunda hiçbir adım atılmamıştı. Yukarıdaki maddeler dikkatli incelenirse, yeni Cumhuriyet’in kurucu kadroları, ‘özerklik’ meselesinde dahi ciddi, cesaret isteyen bir duruş sergilemiş, Kürtleri kendi yanlarına çekebilmek için her şeyi yapmış ve ‘ayrılma’ iddialarını bir an olsun bile akıllarından geçirmemişlerdir.

Lozan Barış Görüşmeleri Süreci

Lozan'da milli davalar ‘biz Türkler ve Kürtler’ diye bir millet olarak müdafaa edilmiştir. Lozan görüşmeleri boyunca meclis çatısı altında hararetli tartışmalar meydana gelmiştir. Mustafa Kemal, Lozan görüşmeleri için Ankara’nın göndereceği delegeler arasına Baş delege Malatya’lı Kürt İsmet İnönü’nün yanı sıra, taktiksel bir hamle olarak Diyarbekir vekili Kürt Zülfü Tigrel’i de danışmanlık görevi için koymuştu. Lozan’da görüşmeler sırasında, Ankara’da mecliste de gergin bir hava vardı. Meclis oturumlarında sıklıkla konuşanlar arasında Dersim vekili Diyap Ağa, Erzurum vekili Süleyman Necati, bir oturumda kürsüye çıkıp ‘Türkiye’de yaşayan ekalliyetlerin en büyüğü Kürtlerdir. Ben de bir Kürdoğlu Kürdüm ve sizi temin ederim Kürtler hiçbir şey istemiyor. Türklerle ayrılmadık, ayrılmayız..Tek isteğimiz, Suriye’de terk ettiğimiz hudutları; Kerkük’ü, Süleymaniye’yi, Musul’u unutmasınlar. Bizler Kürdistan’ın gerçek vekilleriyiz’[21] diyen Bitlis vekili Yusuf Ziya Bey öne çıkan isimlerdi.

Lozan’da görüşülecek konular arasında ‘Kürt sorunu’ önemli bir yerdeydi ve TBMM vekilleri ağız birliği etmişçesine ‘Türk-Kürt birdir, ayrılamaz, bizde ekalliyet ancak dini ekalliyettir.’ sözlerini her fırsatta yineliyorlardı.

Ancak yaygın kanı Lozan’da Kürtlerin milli hakları ile ilgili hiçbir konunun konuşulmadığı görüşüdür. Diyarbekir vekili Zülfü Bey’in delegeler arasına konması da bu görüş doğrultusunda göstermelik bir hareketti. Ki Zülfü Bey Lozan görüşmelerinde 'Kürtler' konusuna uzaktan yakından değinen oturumların hiçbirine, rahatsızlığı(!) sebebiyle katıl(a)mamıştı. Zülfü Bey'in Lozan'a götürülmesi, Avrupalılara karşı; ‘Kürtler bizle ayrılamazlar, aramızda fark yoktur’ mesajı vermek için bir koz olarak olarak kullanılmaya çalışılmıştı.

Lozan madde 38:

Türk hükümeti, Türkiye’de oturan herkesin, doğum, bir ulusal topluluktan olma(millet) dil, soy ya da din ayrımı yapmaksızın, hayatlarını ve özgürlüklerini korumayı tam ve eksiksiz olarak sağlamayı yükümlenir.

Türkiye’de oturan herkes, her inancın, dinin ya da mezhebin, kamu düzeni ve ahlak kurallarıyla çatışmayan gereklerini, ister açıkça isterse özel olarak, serbestçe yerine getirme hakkına sahip olacaktır.

Müslüman olmayan azınlıklar bütün Türk uyruklarına uygulanan ve Türk hükümeti’nce ulusal savunma amacıyla ya da kamu düzeninin korunması için, ülkenin tümü ya da bir parçası üzerinde alınabilecek tedbirler saklı kalmak şartıyla, dolaşım ve göç etme özgürlüklerinden tam olarak yararlanacaklardır.[22]

Lozan madde 39:

Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, Müslümanların yararlandıkları aynı yurttaşlık(medeni) haklarıyla siyasal haklarından yararlanacaklardır.

Türkiye’nin tüm halkı(Tr.’de oturan herkes) din ayırt edilmeksizin, yasa önünde eşit olacaktır. Din, inanç yad a mezhep farkı Türk yurttaşlarının medeni ve siyasi haklardan yararlanmasına ve özellikle genel hizmetlere kabulüne, memurluğa ve yukarı derecelere ulaşmasına ya da, çeşitli meslekleri ve sanatları yapmasına engel sayılmayacaktır.

Herhangi bir Türk uyruğunun, gerek özel gerekse ticari ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, dilediği bir dili kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama konulmayacaktır.

Devletin resmi dili bulunmasına rağmen, Türkçeden başka bir dil konuşan Türk uyruklarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri bakımından uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır.[23]

Güncel olarak, az zaman önce karşımıza çıkan bir sorun olarak iyi hatırlayabileceğimiz ‘kişilerin mahkemelerde kendi diliyle sözlü savunma yapabilmeleri(yaptırılmamaları)’ olayı, Lozan antlaşmasında da açık bir şekilde; kişi özgürlüğü lehine çözüme kavuşturulmuştu. Ancak Yeni Cumhuriyet az bir süre sonra, kendisinin kurucu antlaşması olarak gördüğü ‘Lozan Barış antlaşmasının’ maddelerini unutacak, bunları uygulamayacaktı. İşte bu şekilde Kemalist rejim, bazılarına göre yanlış, bazılarına göre zamanın şartlarına uygun politikalarla ulus devlet sürecini başlatmış ve hızlandırmıştır. Ancak günümüze kadar gelen bu süreçte görüldüğü üzere bu konu; uygulamada, huzuru ve refahı sağlayamayacak, ileri ki dönemlerde başa gelen diğer hükümetlerin de yanlış politikaları ile birlikte ‘devletin kendi vatandaşını öldürmesi’, ‘kardeşin kardeşi vurması’ gibi iç huzuru direkt olarak engelleyecek ciddi sorunları ortaya çıkartacaktı. Türkiye uzun yıllar askeri gücüne büyük meblağlar harcayarak bu sorunu çözmeye çalışacak, ancak tabi istenilen başarı bir türlü sağlanamayacaktı.

Yine Lozan’da alınan bir karara göre Türkiye; iç hukukunda, yukarıda bahsedilen maddelere aykırı tek bir yasa dahi yapamazdı. Aslında Türk delegelerinin amacı Kürtlere verilebilecek hakların hiçbir şekilde Lozan’da güvence altına alınmaması olmuştur. Konferans sırasında buna dikkat edilmiş ve sadece Gayrimüslim olan vatandaşlara ilişkin güvenceler belirtilmiştir. Kürtler adeta Hıristiyan-Müslüman ikilemi arasında kaybolmuştur. Türk hükümetinin bütün çabası, imalı bir biçimde de olsa Kürtleri içine alacak metinleri anlaşma içine dâhil etmemek olmuştur. Ancak yine de ‘Türkiye’de yaşayan herkes’ maddesi Kürtleri de kapsıyor olarak görülebilir.

Lozan Konferansı esnasında ‘Kürtler, Türklerden ayrılacak mı?’ sorusu ortalıkta dolaşıyordu. Mustafa Kemal’de Kürt vekillerinin düşüncelerini öğrenmek istiyordu. Bu esnada Dersim milletvekili Hasan Hayri söz almış ve Kürtlerin Türklerden asla ayrılmayacağını söylemişti. Mustafa Kemal bu konuşmadan ötürü çok memnun olmuş ve Hasan Hayri’yi çılgınca alkışlamıştı. Ertesi gün Mustafa Kemal, Hasan Hayri’ye diğer Kürt vekilleriyle birlikte Meclis’e ‘Kürt milli kıyafetleriyle’ gelmesini söylemişti. Bunu memnuniyetle yerine getiren Hasan Hayri, 1925 Şeyh Sait isyanı sırasında tutuklanmış, İstiklal Mahkemeleri’nde ‘Meclis çatısı altında Kürt kıyafetlerle gezerek ‘Kürtçülük’ hareketine hizmet’ suçundan yargılanmıştır. Hasan Hayri, bunun Mustafa Kemal’in bizzat kendisinin emri olduğunu söylemesine rağmen hakkında verilen idam cezasından kurtulamamış ve idam edilmiştir.[24]

Sadece söylem olarak kalan ‘Kürtlerin hakları’ konusu Ankara hükümeti tarafından Lozan’da meydana gelen hassas bir oyun olmuştur. Ankara hükümeti ileride karşılaşabilecekleri Kürt/Kürdistan sorunu nedeniyle endişelidir. Zaten Kürt vekilleri Lozan’a götürmek, görüşmeler sırasında çeşitlik özerklik açıklamaları yapılması gibi hamleler de bu durumu destekleyici planlı taktiklerdir.

Musul’un kaybedilmesi Lozan antlaşmasının imzalanmasını zorlaştıracağı için Mustafa Kemal, bu konuda muhalif konuşmalar yapan Kürtleri ve Türkleri ikinci meclise almayacak ve 2.Meclis’in Lozan’ı onaylamasıyla, tahmin ettiği problemleri engellemiş olacaktı. Kürtlere göre de Türkiye Lozan’da iyi temsil edilmemiş ve Musul konusuna gereken ilgi ve alaka Lozan’a giden delegeler tarafından gösterilmemiştir. Onlara göre Musul’un İngilizlere bırakılması bir ‘samimiyetsizlik’ göstergesi olmuştur. Hayal kırıklığı ile birlikte Mecliste artık Kürt vekilleri ile hükümet arasında büyük bir çatışma ve kırılma yaşanmıştır.

Kürtlerin durumu 1924 anayasası ile artık kökten değişmeye başlıyordu. Yeni anayasa ile birlikte Cumhuriyet kadroları, ülkede Türk’ten başka etnik kavimlerin bulunduğuna itiraz etmiyor ancak hukuki olarak bunun kabul edilmesinin mümkün olmadığını dile getiriyordu. Bu algı, anayasanın Meclis Anayasa Komisyonu tarafından teklif edilen giriş/gerekçe kısmında net bir şekilde görülüyordu:

Devletimiz bir devleti milliyedir. Beynelmilel(milletler arası) veyahut Fevkalmilel(milletler üstü) bir devlet değildir. Devlet, Türk’ten başka bir milleti tanımaz. Memleket dahilinde hukuku mütesaviyeyi (hukuksal eşitliği) haiz başka ırktan gelme kimseler bulunduğundan bunların ırki mübayenetlerini(başkalıklarını) manii milliyet tanımak caiz olamaz. Kezalik hürriyeti vicdan musaddak(tasdik olunmuş) olduğundan ihtilafı din( din farklılığı, uyuşmazlığı) de manii milliyet addedilmemiştir.[25]

Bununla birlikte ülkede yaşayan Kürtler artık diğer tüm etnik gruplar gibi hukuken ve siyasi olarak Türk’tü. Devlet bu zamandan itibaren Türk’ten başka bir ırk tanımayacak, Kürt dahil tüm diğer ülke içinde yaşayan farklı kavimleri tek bir çatı altında birleştirmeye çalışacaktı. Bu siyasi dilde bir üst kimlik yaratma, yani ülkedeki herkesi ‘Türkleştirme’ projesiydi ve bu; sıklıkla, zorunlu asimilasyon araçlarının devreye sokulmasıyla yapılmaya çalışılmıştı.

1924 Anayasası

Madde 4:

Türk milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve Millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır.

Madde 10:

On sekiz yaşını ikmal eden her erkek Türk, Mebus intihap edilmeye iştirak etme hakkını haizdir.

Madde 11:

Otuz yaşını ikmal eden her erkek Türk, mebus intihap edilmek salahiyetini haizdir.

Madde 88:

Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla Türk ıtlak olunur.(denir)

Madde 92:

Siyasi hakları olan her Türkün, yeterliğine ve hak edişine göre, Devlet memuru olmak hakkıdır.

Sonuç

Kürtler Milli mücadeleye, oturdukları toprakların işgal edilmesi nedeniyle, Mustafa Kemal’in başında bulunduğu Heyet-i Temsiliye çalışmalarına ve Müdafaa-i Hukuk ile Kuvay-i Milliye saflarında katılmışlardı. Mustafa Kemal bu dönemde özellikle etkin Kürtleri ve onların silahlı güçlerini savaşa katabilmek için yoğun çaba harcamıştı. Bu yıllarda Mustafa Kemal, Milli Türk Hareketi için Kürtleri bir motif olarak görmüştü. Kürtlerin hukuk-u millisini savunmayı amaçlayan Vilayet-i Şarkiyye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, 1918’de İstanbul’da bazı Kürt aydın ve politikacıların desteğiyle kurulmuş ve şark vilayetlerinde milli mücadele propagandaları yayılmaya başlamıştı. 23 Temmuz Erzurum, 04 Eylül 1919 Sivas kongreleriyle birlikte; Kürtler, Mustafa Kemal’in yoğun ilgisiyle karşılaşmışlar ve haklarını bu görüşmelerde garanti altına almayı başarmışlardı. Bu yoğun ilgi karşısında Kürt liderler, Fransız ve İngiliz temsilcilerin manda tekliflerini reddetmiş ve haklarının yeni hükümetçe(Ankara Hükümeti) temsil edileceğini savunmuşlardır. Bu heyecan ile milli mücadeleye katılmışlar, Maraş, Antep, Urfa gibi Kürt illeri merkezi hükümetin herhangi bir yardımı olmaksızın büyük fedakârlıklarla düşman işgalinden kurtarılmıştı. Kazanılan büyük zafer sonrası barış görüşmeleri için İsviçre’nin Lozan şehrine giden Ankara delegeleri, bu görüşme sürecinde, Kürtler için çok hassas olan Musul, Süleymaniye ve Kerkük sorununu çözememiş ve konunun çözümü Milletler Cemiyeti’ne, yani İngilizlerin güçlü olduğu bir sahaya bırakılmıştır. Sonuç itibariyle hem zengin petrol yataklarına hem de barındırdığı yüksek Kürt nüfusuna sahip bu yerler İngiltere’ye kaptırılmıştır. 1.Meclis içindeki, Milli mücadelenin kazanılmasında çok ciddi katkıları olan Kürt ahalisi bu dönemden itibaren kendisini ihanete uğramış gibi hissetmiş ve Ankara Hükümetini ‘samimiyetsiz’ sıfatıyla suçlamıştır. Onlara göre son yapılan tasfiye etme girişimleri bir ‘ikiyüzlülük’ göstergesi olmuş, Kürtler Milli Mücadele döneminde kullanılmış, çeşitli yalan vaatlerle kandırılmışlardı. Ardından 2.Meclis seçimlerinde bu kişilerin oyun dışına çıkarılması, hemen sonrasında Hilafetin ilgası ve yeni Anayasanın kabulü; Kürt kavmi ile kurulan yeni Cumhuriyet’in yıldızlarının çok uzun bir süre/belki de hiç barışmaması anlamına gelecekti. Tarihimize ‘Kürt Sorunu’ başlığıyla yazılan bu konu 1925 Şey Sait isyanı ile bir nevi somut başlama işaretini verip, günümüze kadar karşılıklı hatalar ve zorlamalar yüzünden acı dolu, ağır kalıcı izlerini sürdürecektir.

Bir sonraki "Tarih'in Söyledikleri" bölümünde görüşmek üzere..

Hakan Tamtürk

Dipnotlar


[1] Mesut Yeğen, Müstakbel Türk’ten Sözde Vatandaşa Cumhuriyet ve Kürtler, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2006) s.50.

[2] Sevan Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet, (İstanbul: Kırmızı Yayınları, 2008) s.319.

[3] Sevan Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet, (İstanbul: Kırmızı Yayınları, 2008) s.319.

[4] Sevan Nişanyan, age, s.320.

[5] aynı yerde

[6] Baskın Oran, Türkiyeli Kürtler Üzerine Yazılar, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2010) s.437.

[7] aynı yerde

[8] Baskın oran, age. s.438.

[9] Rauf Orbay’ın Hatıraları Yakın Tarihimiz Dergisi Cilt: 3 Sayı: 30 Belge no: 1113

[10] Baskın oran, age. s.438.

[11] Rauf Orbay’ın Hatıraları Yakın Tarihimiz Dergisi

[12] Baskın oran, age. s.438.

[13] aynı yerde

[14] aynı yerde

[15]Baskın oran, age. s.439.

[16] Baskın oran, age. s.439.

[17] aynı yerde

[18] aynı yerde

[19] aynı yerde

[20] Baskın oran, age. s.440.

[21] İsmail Göldaş, Lozan’da ‘Biz Türkler ve Kürtler’, (İstanbul: Avesta Basın Yayın, 1999) s.23.

[22] İsmail Göldaş, age. s.83.

[23] İsmail Göldaş, age. s.84.

[24] İsmail Göldaş, age. s.94-95.

[25] Mesut Yeğen,, age. s.53.

Kaynakça

1- Atatürk, M. Kemal, Gazi Mustafa Kemal’den Bize, Hürriyet Vakfı Yayınları, 1987-İstanbul

2- Göldaş, İsmail.(1999) Lozan’da ‘Biz Türkler ve Kürtler’, İstanbul: Avesta Basın Yayın.

3- Nişanyan, Sevan.(2008) Yanlış Cumhuriyet, İstanbul: Kırmızı Yayınları.

4- Oran, Baskın.(2010) Türkiyeli Kürtler Üzerine Yazılar, İstanbul: İletişim Yayınları.

5- Yeğen, Mesut.(2006) Müstakbel Türk’ten Sözde Vatandaşa Cumhuriyet ve Kürtler, İstanbul: İletişim Yayınları.

6- Rauf Orbay’ın Hatıraları, Yakın Tarihimiz Dergisi, H.Sanem Erkan(der.) Cilt: 3 Sayı: 30 Belge no: 1113