27 Haziran 2010 Pazar

"Bir kez daha; Futbol, Tarih, Tekerrür, Hakem, Hata, Sonuç, Mağlubiyet ve Top"




FUTBOL'UN DİLİ 2

2010 Dünya Kupası Analizi

Almanya - İngiltere :

Maç başlamadan önce biraz da Capello faktörü ile İngiltere'yi hem destekliyor hem de az bir farkla favori olarak görüyordum. Evet, ilk iki grup maçında çok kötü bir futbol sergilemişti İngiltere. Son grup maçında ise bu sefer biraz daha özverili, gayretli ama yine dağınık bir futbol ile üst tura çıkmıştı. Sonuçta kazanmak onlara son grup maçında yetiyordu, bunu başarıp gruptan çıktılar. Bence Capello'da o maç için; sistem, düzen, taktik kelimelerini pek düşünmemiştir, nasıl olursa olsun da maçı kazanalım diye planlar yapmıştır. Velhasıl İngiltere gruptan çıktı, üst turda da Almanya ile eşleşti.

İngiltere dünya kupası grup eleme maçlarında rahat maçlar oynamış, gruptan da zorlanmadan birinci olarak çıkmıştı. Herkes dünya kupasında 'kupa beyi' Capello'dan, hem düzenli, hem de iyi oynayan bir takım bekliyordu. Grupta ilk maçında Abd ile 1-1 berabere kaldılar ama kaleci Green'in yaptığı büyük hatayla bu maç bu şekilde bitti. Belki Green o hatalı golü yemese, İngiltere gruptan birinci çıkacak ve Almanya ile eşleşmeyecekti. Neyse boş yere nefesimizi yormayalım, maçın analizine geçelim.

Almanya ideal kadrosu ile çıktı maça, İngiltere de galip gelip gruptan çıkmayı başardığı Slovenya maçındaki kadrosu ile sahadaydı. Fakat bu sefer karşılarında Slovenya yoktu. Bu durum ilk dakikalardan itibaren net bir şekilde ortaya çıktı. Maç ilk beş dakikada her ne kadar ortada gibi gözükse de, Almanya daha düzenli, daha bilinçli bir oyun oynuyordu. 5.dakika Mesut ile maçın ilk tehlikesini yaşattı bize Almanya. 20.dakikadaki golü anlatmadan önce Upson adlı oyuncunun bu maç yanlış için bir tercih olduğunu belirtelim. Hem Terry ile uyumsuz hem ağır hem de pozisyon almakta zorlanan bir futbolcu Upson. Heralde kimse dünya kupası gibi büyük ve zor bir kupada, bir kalecinin asist yapmasını beklemiyordu. Hadi yaptı İngiltere defansı bu kadar mı aciz olur? Upson'un goldeki katkısını bu şekilde belirtmek istedim. Klose'de yılların golcüsü, böyle kocaman bir hatayı affetmez, affetmedi de. 31'de Klose net bir golü harcıyor ama üzülmüyor çünkü bir dakika sonra organize bir atakta Almanya ikinci golü buluyor, golün adı da Podolski oluyordu. Dakika 37'de gollük bir orta izledik, Gerrard çok güzel kesti, ikincisi ilki kadar açık olmasa da iki golde de hatası bulunan Upson skoru 2-1 yaptı. 39. dakikada -Capello ve bazılarına göre erken olsa da maçın kırılma anı- ilginç bir pozisyon izledik. Yıllar öncesine döndük. 1966'da İngiltere ev sahipliğindeki dünya kupasında, finalde Batı Almanya ile İngiltere karşı karşıya geliyordu. Normal süresi 2-2 biten maçın uzatma bölümünde İngiltere'den Geoff Hurst'ün vurduğu top önce üst direğe daha sonra yere düşüyor, topun tamamının çizgiyi geçmemesine rağmen maçın yan hakemi orta çizgiye koşuyor, orta hakem de golü veriyordu. İngiltere 4-2'lik skorla o gün dünya şampiyonu, o golde İngiltere'nin 3. golü oluyordu. Daha sonra her iki ülke üniversitelerinde araştırmalar yapıldı, yazılar yazıldı, tartışmalar sürdü gitti. Skor değişmemiş İngiltere dünya şampiyonu olmuştu. Dönelim tekrar 39. dakikaya, Lampard aşırtma bir vuruş yaptı, 44 yıl öncesinde olduğu gibi top yine Almanya üst direğine vurdu ama bu sefer açık bir şekilde(bir kaç metre) çizgiyi geçip kale içine düştü. O kadar ki top kale içinde üst ağlara hafif bir değer gibi oldu, hatta ağlar da açıkça uzun bir süre sallandı sallandı sallandı, sonra durdu. Capello ve Trt spikeri dahil herkes gol izledik diye birbirleriyle konuşuyorken, yan hakem bu sefer 44 yıl öncesinin karşıtı bir karar veriyor, orta hakem Larrionda da yardımcı hakemine uyup devam diyordu. Tekrar tekrar izlendiğinde ise pozisyonun bariz gol olduğu görülüyor, akıllar 44 yıl öncesine gidiyor, bazıları gülüyor, bazıları üzülüyordu. İlk yarı bu tartışmalar içinde bitti. İkinci yarı ise İngiltere'den hatırladığım tek pozisyon vardı. O da Lampard'ın frikiğinin üst direkten dönmesiydi. Geri kalan tüm dakikalar Almanya'nın dominantlığı altında geçti, gitti. Başka da bir şey yoktu. Şimdi yazımın son bölümüne geçiyorum.

İnce Çizgiler :

- Löw, Mesut Özil'i kullanmasını iyi bildi. Bu maçta da net bir şekilde belli oldu ki Mesut Almanya için anahtar rolde. Belki bazı anlarda hiç sahada yokmuş gibi veya etkisiz görünüyor ama Löw takım düzenini Mesut'un üzerinden kuruyor.

- Capello kötü bir dünya kupası geçirdi. Takımını oturtamamış, kupaya hazırlayamamış.(fiziksel ve mental olarak) İngiltere dağınık, kimin nerde oynadığı belli değil. Kabul edilebilir ki Ferdinand'ın olmaması büyük eksiklik ama İngiltere gibi bir takımın onun yerine mutlaka iyi birini geçirmesi gerekiyordu. Capello bu konuda bir B planı yapamadı.

- Capello kötü tercihler yaptı ilk 11'i için. Bu maçla ilgili konuşmak gerekirse, Milner'e uzun süre tahammül etti. Gerrard ancak çok çaresiz kaldığınızda sol tarafa koyabileceğiniz bir futbolcudur. Barry ise tam bir ön libero değil. Bir kesici özelliğini yansıtmıyor. Rooney çok formsuz ve yorgun onun yerine başka bir oyuncuyu koyup başka çeşitli varyasyonlar deneyebilirdi. Bunun gibi bir çok yanlış seçim sayabiliriz. Sabit düşüncelerle 11 kurmaya çalıştı Capello. Örneğin grupta son maçı bu kadro kazandı ama o gün rakip Slovenya idi. Şimdi Almanya, taktiğini, oyuncu tercihlerini rakibine göre değiştirmen gerekir. Hocalık, iyi hocalık bunu gerektirir.

- Turnuvadaki takımların önemli bir özelliği, her takımın ileride topu ayağında tutan, fizik gücü yüksek -bazıları güçlü - santrafora sahip olması. İngiltere inatla bu kurala aykırı hareket etti. Rooney bu görevi yapamadı çünkü yorgun, Heskey de bu görev için oldukça yaşlı ve azimsiz. Bu mevkide belki Crouch denenebilirdi diye düşünüyorum.

- İyi bir kalecinin bir takım için ne denli önemli olduğunu bir kez daha gördük. Kaleciye baktığında güven verecek, için rahat olacak. Bu gözle her iki kaleciye bir kere daha bakıp aslında bu farklı skorun en önemli sebebini görebiliriz.

- Gelelim Sir Alex Ferguson'un çıkardığı sonuca : " Avrupa'da, özellikle İngiltere'de, sezon zor geçiyor. Sezon sona erdikten 3-4 gün sonra ise oyuncular, milli takımına katılıyor. Ocakta bir aylık tatile girdiği için Almanlar, dünya kupasında herkesin beklediğinden daha iyi oynuyorlar."
Önemli bir noktaya değiniyor Sir. Aslında Ferguson bu uyarısının benzerini turnuva öncesinde de yapmıştı. Deneyimli hoca, İngiltere milli takımından çok fazla başarı beklenmemesi gerektiğini belirtip, Premier lig'de futbolcuların haftada neredeyse üç maç yaptığını ve turnuvaya bitkin ve yorgun bir şekilde gittiklerinin altını çizmişti. Bunu aslında gözlerimizle gördük maçlarda; Terry, Gerrard, Lampard ve Rooney gibi önemli futbolcular, sahada tel tel döküldü, aslında iyi şeyler yapmak istiyor ama ayakları gitmiyor gibiydi. Bir futbolcu için en acı durumdur bu. Çaresizliktir bir nevi.

- Bundan sonra ne olur; büyük ihtimal Almanya - Arjantin çeyrek finali olur. Capello ve İngiltere'de hotel rezervasyonlarının hesabını kestirip yavaş yavaş eve dönüş hazırlıklarına başlarlar.

Bir sonraki " Futbol'un Dili " bölümünde görüşmek üzere..

Hakan Tamtürk

25 Haziran 2010 Cuma

"Demokratik ve Özgür Toplum Fikrinin Güney Afrika'daki Mimarı'nın Toprağında Bir Dünya Kupası"


FUTBOL'UN DİLİ 1

2010 Dünya Kupası Analizi 1

Grup Maçlarında Akılda Kalanlar :

Birkaç dakika 2006 dünya kupasına dönelim. Grup maçlarından sonraki ilk eleme maçlarından bir tanesini iyi hatırlıyorum. E grubu birincisi İtalya, F grubu ikincisi Avustralya'yı Totti'nin penaltı golüyle 1-0 elemiş ve final yolunu belki de haksız bir biçimde aralamıştı. Hakemin verdiği yanlış penaltı kararı ile Hiddink'in takımı Avustralya'nın üstün ve güzel futbolu birbirleri karşısında dikilmiş gibiydiler o gün. Kazanan da hakemin verdiği haksız penaltı kararı, yani İtalya idi. O italya'nın karşısına finalde, Zidane'li Fransa dikiliyor, kupayı Lippi'nin İtalyası kaldırıyor, finalden/futboldan çok Zidane'nin İtalyan futbolcu Materazzi'ye attığı kafa manşetleri ve gündemi kaplıyordu.

2010 Afrika dünya kupası başlamadan önce hepimizin dileği ve beklentisi tabi ki iyi futbol, güzel goller ve bol skorlu maçlardı. Aslında ne yalan söyleyeyim, ben böyle olmayacağını az buçuk tahmin etmiştim. Nedenini yazımın içinde belirteceğim ama önce özel olarak Fransa milli takımını ele almak istiyorum. Kupaya gelişleri kadar gidişleri de büyük olay olan Fransızlar için ne denirse az gelir heralde. Henry'nin elinin yardımıyla attırdığı golle kupaya gelen, kötü performans ile grup sonunculuğu, Domenech'in 23 kişilik kadro seçimi ve kupadaki 11 seçimi, takım üstündeki otoritesinin yaprak misali sallanması, Anelka ile yaşadıkları ve en sonunda futbolcuların antrenmanı zam bekleyen işçiler misali boykot etmesiyle kupaya veda eden Fransa. Yazımın ilk paragrafında belirttiğim üzere son dünya kupası finalistlerinden, kaybeden, kupaya futbolu ile konuşulmadan veda ediyordu hemde grup sonunculuğuyla. Neyse ki Fransa elendi, A grubunda sonuncu oldu, takım ülkesine döndü de, tartışma Sarkozy ile ülke sınırları içine hapsoldu, tabi şimdilik. Fransa'ya bu bölümde özel olarak değindim, şimdi diğer takım değerlendirmelerine geçebilirim.

Kabus gibi geçen ilk grup maçları sonunda aklımızda kalan birkaç nokta vardı ama bunlardan en önemlisi; defansif futbol ve beraberliklerdi. Dünya kupasına gelen takımların hocaları sanki kupadan önce bir toplantı yapmış, toplantı sonunda oy birliğiyle en iyi savunma yapan takımın, en az gol yiyen takımın şampiyon olacağına karar vermişlerdi. Bu belki işin esprisi ama çoğu teknik adamın kafasının bir köşesine Mourinho'nun birkaç hafta önce kazandığı kupaların kazanılma şekli yerleşmiş gibiydi. İlk maçlara baktığımızda bir ara Mourinho-nizm gibi bir akımın başladığını düşünmüştüm. Aslında hala öyle düşünüyorum ama birkaç takım beni bu fikrimden caydırmaya çalışıyor, iyi ki de öyle yapıyorlar. Açıkçası bu konuyu şu cümleyle noktalayabiliriz, 'Futbola tek Mourinho yeter, fazlası zarar olur, hatta futbol yok olur.'

A grubunda Uruguay fırtınası vardı sanki. Grup maçlarında belki de en 'takım' görüntüsünü verdi Uruguay. Forlan'ın geçen sezon ki performansı yükselerek artıyor, onun önderliğinde Uruguay yarı final görebilir diye düşünüyorum. Kupadan önce ismi pek de anılmayan mavilerde, grup maçlarında en göze batan oyuncu bana göre Suarez. Ajax fabrikasının son yıllardaki en büyük çıktısı olan futbolcu, geçen sezon da Avrupa'da en fazla gol atan oyuncu olmuştu. İleri ucun her yerinde oynayabilen Suarez; seriliği, sürati ve uyumuyla benim önemlilerimden. Çeyrek finale çıkma maçında da Uruguay, Güney Kore karşısında biraz daha ağır basıyor. Güney Afrika zayıf bir takım ve bence yine de gruptan çıkış biletini almak için iyi zorladılar -biraz da seyirci desteğiyle, gerçi vuvuzela ile ne kadar destek olabilecekse- ama üst tura çıkamadılar. Meksika gruptan çıkabilecek iki takımdan biriydi kupadan önce çoğu futbolsever için ve öyle de oldu. Meksika demişken, Dos Santos parlamaya çalışan ama bunu bir türlü başaramayan bir yıldız gibi, her maçta zorluyor zorluyor zorluyor ama sonuçta kişisel olarak ortada hiçbir şey yok. Neyse ki üst tura çıktılar. Meksika'nın üst turdaki rakibi Maradona'nın Arjantin'i. Tarihinin en zor dünya kupasına katılım sürecini yaşayan Arjantin grup maçlarında Maradona'nın karizması, Messi ve arkadaşları ile birleşince farklı bir şekle büründü. Açıkçası bu rüzgar onları en azından bir yarı finale sürükleyebilir. C grubunda son dakika golü ile grup birincisi olan Amerika, futbolsal olarak bakıldığında çoğu kişinin olduğu gibi benim de sempatimi kazandı. Mücadelesi, takım oyunu, mütevazi kadrosu ile Amerika belki de ilk kez bir alanda arkasındaki desteği tüm dünyaca giderek arttırıyor. Yine de gruplardan çıkan tek Afrika takımı olan Gana ile yapacağı maçta ortada geçecek gibi duruyor. Onları çeyrek finalde görürsek şaşırmayalım bence. Turnuva öncesi favori takımım olan -Capello faktörü ile- İngiltere son grup maçı hariç sanki turistik gezi için Afrika'ya gelmiş gibiydi. Etkisiz futbolunu, kötü kalecileri ve Rooney ile birleştirince ortaya hakikaten çok kötü bir yemek çıkıyor. Düşünün bu kötü yemeği Profesör Capello bile zorla adam edebildi. O da sadece şimdilik. Çünkü karşılarında bundan önceki futbol ideolojilerine aykırı bir futbol mentalitesi ile oynayan, yılların katı/sağlam takımı panzerler var. Dedim ya bu sefer bir farklılar. Dünya kupalarında en fazla final oynayan takım Almanya'yı konuşurken bahsetmemiz gereken bir kişi daha var sanırım. 3. kuşak bir Türk olan Mesut Özil şuanda Almanya'nın yani Löw'ün üstüne sistem kurduğu bir futbolcu. Bana göre Almanya'nın bu hareketli futbolunun anahtarı da Mesut Özil. Heralde onu izlerken benim gibi herkesin biraz yüreği yanıyor ama şunu belirtmekte fayda var bu dünya kupasında bizim tek tesellimiz de o.(ve onun gibileriydi: Eren Derdiyok, Gökhan İnler, Hakan Yakın) Almanya turnuva takımı kimliğini sürdürebilecek mi bilmiyorum ama benim favorim İngiltere. Bunu söylüyorum ama yanılma ihtimalim de yüksek, bu yüzden bu kararımı üstüne basarak söylemiyorum. Capello faktörü öne çıkabilir diye düşünüyorum lakin heralde hepimizin ortak bir kanaati var ki o da bu maçın erken bir turda oynandığı. Hollanda belki de her kupanın en renkli ama bal yapamayan arı niteliğindeki takımı. Bu sefer öyle aham şaham bir futbolla başlamadılar kupaya ve sonunu getirme ihtimalleri olabilir. Çok kötü İtalya karşısında galip gelip üst tura çıkan Slovakya karşısında favori portakallar. Yazımın ilk paragrafına geri dönelim. Anlattığım o hikayede kazanan bir takım vardı. O kupayı kazanan takım, bir diğer deyişle son dünya şampiyonu olan takım bu dünya kupasında grup sonunculuğu ile ülkesine döndü. Aslında as kalecisinin yaptığı şu açıklama her şeyi aydınlatıyor ve daha net anlamamızı sağlıyor: "Evet inanılması zor ama bu doğru, biz eve dönüyoruz. Yeni Zelanda ve Slovakya gerçekten saygıdeğer takımlar ama daha fazlası değiller. Grubumuzdaki takımları mağlup etmeyi başaramayınca bu kaçınılmaz oldu ve evimize dönüyoruz." Evet Buffon haklıydı, son dünya şampiyonu İtalya kupada galibiyet bile alamadan F grubunu sonuncu tamamlıyordu. Paraguay benim grup maçlarında oynadığı futbolla favori olarak gördüğüm takımlardan. Karşılarında Danimarka'yı kupa dışında bırakan Japonya var. Japonlar da hızlı ve presi sahanın her alanına yayabilen bir takım ama Paraguay %51 ile benim tablomda favori. Brezilya deyince heralde herkes şöyle bir yutkunur. Dünya kupasını en fazla müzesine götüren(5) bu takım, gruplarda öyle iç açıcı bir futbol oynamadı ama gruptan lider çıktı. Kötü futbol ama sonuç oyunu ile üst tura çıkan Brezilya'da konuşulacakların başında Elano geliyor bence. Ülkemizde güzel bir karşılamanın sonunda belli bir zaman sonra her yabancı oyuncunun uğradığı futbolcu olup olmadığı tartışması Galatasaraylı futbolcuyu da vurmuştu. Bu yüzden moralsiz ve formsuz gitmişti kupaya ama grup maçlarında attığı iki golle en önemli oyuncu şuan milli takımında. Şanssız bir şekilde Fil dişi maçında sakatlandı ama verilen son bilgilere göre durumu şuan iyi ve ileri ki turlarda onu izlemeye devam edeceğiz. Bu arada teknik direktör Rijkaard ile yönetim Elano konusunda hala zıt düşünüyorlarmış, heralde yöneticiler milli takımımız gidemedi diye dünya kupasını boykot ediyor, maçları izlemiyorlar. Belki de Brezilya maçlarını izlemiyorlar, kim bilir? Üst turda Brezilya'nın karşısında Şili var. Brezilya bu kupayı alabilecek en önemli favori ve bu yüzden Şili'nin işi bir hayli zor ama sonuçta sürprizlerin bol olduğu bir dünya kupası yaşıyoruz. Cristiano Ronaldo'lu Portekiz ise son Avrupa şampiyonu İspanya ile oynayacak. Bu maç güzel olabilir zira ne İspanya normal olan süper formunda ne Portekiz kolay lokma. Ayrıca Ronaldo'ya bir parantez açalım. Dünya kupası maçlarında kaptan Ronaldo. Her topun başında o, maçlarda garip mesafelerden şutlar atan o (bunu Hollanda'dan Sneijder ile Şili'den Sanchez'de çok yapıyor, kim çıkardı bu modayı?), topu ayağına alınca kafasını kaldırmayan o. Sanki bir şeyleri ispat etmek ister gibi, sanki kendi kendine oynuyor gibi. Umarım bir an önce düzelir, çünkü ben eski Ronaldo'yu özledim. Umarım bir an önce düzelir, çünkü düzelmezse onu bekleyen Mourinho var, ben karışmam. Bu dünya kupasında olmayacak futbolcular arasında gösterilmişti, Didier Drogba. Fil dişi'nin Japonya ile oynadığı hazırlık karşılaşmasında kolu kırılmıştı. Herkesi hayal kırıklığına uğratan bir haberdi bu. Mourinho'nun dünya futboluna sunduğu, ideal santrafor tipine bariz bir şekilde uyan bir futbolcu Drogba. Futbolunu bir kenara bırakırsak, sakat sakat, özel alçı ile dünya kupasında oynaması da daha çok kaynaştırdı futbolseverlerle Drogba'nın arasını. Çok radikal olacak belki ama şuan da günümüz futbolunda, dünya coğrafyası üzerindeki en iyi santrafor diyebiliriz onun için. Belki bazılarımızın kulağına abartılı bir cümle gelebilir ama iyi düşündüğümüz zaman onun bir takım için ne kadar önemli olduğunu net bir şekilde görebiliriz. İspanya ise kötü başlayan turnuvaya özenip kötü başlayan favorilerden, son dönemde favori takım özelliğini Brezilya ve Arjantin'e kaptırsa da sonradan açılan İspanya bana daha korkutucu ve tehlikeli geliyor.

2010 dünya kupasında Afrika takımları tel tel döküldü. 6 Afrika takımıyla başlayan turnuva, tek Afrika takımıyla(Gana) sürecek. Amerika takımları Afrika takımlarına nazire yaparcasına başarılı. 8 takımdan 7'si yoluna devam ediyor (Bir tek Honduras elendi). Kupaya en fazla takım gönderen kıta olan Avrupa(13), 7 takımını kaybetti, geriye kaldı 6 takım.(Almanya, Hollanda, İngiltere, İspanya, Portekiz, Slovakya) Asya takımları %50 başarı ile devam ediyorlar. 4 takımdan 2'si yoluna devam edecek.(Güney Kore ve Japonya) Tek Okyanusya takımı Yeni Zelanda zaten öyle uzun süreliğine gelmemişti turnuvaya. Kötü başlayan bu turnuva bence bundan sonra 'iyi' kimliğini yakalayacak. Zira dünya kupası şimdi başlıyor. Artık takımlar için bir sonraki maç olmayabilir. "Kaybedecek çok şey yok ama kazanacak çok şey var" sözünü şimdi sandıklardan çıkarma vakti, hazır sandıkları çıkarmışken şu vuvuzela denen aletleri de toplayıp sandıklara kapatalım, belki biraz taraftar sesi duyarız. Hele bir de Ömer Üründül kendisine biraz tatil verip bundan sonraki maçları sadece izlerse geri kalan maçlarda hiç gol olmasa da çok üzülmeyiz heralde. Sürekli 'Enteresan' kelimesini ve 'Bloklar halinde futbol' kelime grubunu duymaktan çok sıkıldım ve -dık. Zevkli, bol pozisyon ve bol gollü, az sakatlık haberli maçlara.

Bir sonraki " Futbol'un Dili " bölümünde görüşmek üzere..

Hakan Tamtürk

14 Haziran 2010 Pazartesi

"Yeter, söz milletin olamaz!"


TARİH'İN SÖYLEDİKLERİ 1

Bir Demokrat Parti İncelemesi :

Bundan elli yıl önce, 27 mayıs sabahına Türk halkı farklı bir şekilde uyanıyor, Alparslan Türkeş'in soğuk sesi radyoda yankılanıyordu. Beklenen ihtilal gerçekleşmiş ve on yıllık Demokrat Parti iktidarı asker gücü ile devrilmişti. Halkın ilk kez adil bir şekilde seçtiği başbakan, bir diğer deyişle Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk demokratik başbakanı Adnan Menderes de çoğu Demokrat Parti'li gibi Yassıada'nın yolunu tutmuştu. Halk egemenliğine vurulan en büyük darbelerden biri olan ve hala daha tam manasıyla gün yüzüne çıkmamış sırlarıyla 27 Mayıs, bir başbakan ve iki bakanın canına mal olmuş ve Türkiye büyük bir gözyaşının içine düşmüştü. Peki bu süreç nasıl işlemişti? Demokrat parti on yıllık süre içerisinde neler yapmıştı ve sonunda Yassıada'ya nasıl gelinmişti? "Tarih'in Söyledikleri" bölümünün ilk konusunu bu şekilde kısaca anlatmış oldum, şimdi makaleye giriş yapabilirim.

Kuruluşu ve Yükselişi :

1945 yılında 2.Dünya Savaşı bitmiş ve dünya devletleri rejim olarak çoğunlukla ortak bir düzene girmeye başlamıştı. İsmet İnönü'de bir muhalefet partisinin eksikliğini hissetmişti ki bunu beyanlarında da açıkça ifade etmeye başlamıştı. Bunlar sallanmakta olan bir dalı koparmaya yetmişti. CHP mebusları Celal Bayar, Fuat Köprülü, Refik Koraltan ve Adnan Menderes, yani meşhur 'Dörtlü Takrir' imzacıları yeni parti için son hazırlıklarını yapmışlardı. Demokrat Parti adında, ' Yeter, söz milletindir! ' sloganındaki parti Türkiye Siyasi hayatında büyük değişimlere yol açacak yolculuğuna başlıyordu. Onların CHP'den ayrıldığı en önemli nokta, laiklik tanımıydı. Onlara göre laiklik; din düşmanlığı değildi, olamazdı. Yine belirtmek gerekir ki dörtlü takrir'in içeriği kanun ve kuralların daha hürriyetçi bir anlayışla değiştirilmesi talebinde bulunuyordu. Ne yazık ki Demokrat Parti, iktidarı süresince, sıkıştığı durumlarda hiç de kendi eseri olan takrir'e uygun hareketlerde bulunmayacak ve anti-demokratik yollara başvuracaktı.

Çağ dışı uygulamalı, açık oy gizli sayım, 1946 seçimlerinden sonra CHP, padişah koltuğunu kaybedeceğini anlamaya başlamıştı. 1947 yılında program ve tüzüğünde değişiklikler yaptı. Kırsal kesimdeki delegelerin görüşleri onlar için önemli olmaya başlamıştı veya artık önemli olmalıydı. 'Katı laiklik' düşüncesi de yavaş yavaş bırakılıyordu. CHP kısaca, halkı kaybetmeye başladığını anlıyor gibiydi. 1949 yılında İmam Hatip okulları açıldı. Yine de tüm bu göz boyamalar işe yaramayacak, 14 mayıs günü yapılan genel seçimlerde DP oyların yüzde 53'ünü alarak Meclis'de 408 sandalye kazanacaktı.(487 mebuslu meclis) O zaman uygulanan çoğunluk sistemi bu yenilikçi ama bir o kadar da acemi partiyi 4.yılında, ezici üstünlükle iktidara taşımıştı. Belirtmek gerekir ki iktidarının daha hemen ertesinde gizli bir darbe teşebbüsü de yaşıyordu Demokrat Parti, bu kadar erken ve ciddi bir şekilde. Sanki hazin son daha başlangıçta belliydi, belirlenmişti onlar için.

İcraatları :

1.Demokrat Parti Dönemi

İlk işleri ezanın Arapça okunması yasağını kaldırmak oldu. Radyolarda dini yayın serbest oluyor, isteğe bağlı din dersleri de zorunlu kategorisine alınıyordu. Atatürk heykellerine yapılan saldırılarla 'kim daha fazla Atatürkçü?' yarışı başlıyordu, CHP ve DP arasında. 1951'de Atatürk'ü koruma kanunu meclisten geçiyordu. 1951'in sonunda ise Türkiye, Kore Savaşı'na giriyor ve sonunda bunun büyük mükafatı(!) olarak NATO'ya kabul ediliyordu. Bu biraz olsun iktidar-muhalefet yumuşaması olacaktı ancak geçici iyilik halinin ortadan kalkmasıyla hem muhalefet hem iktidar pençelerini birbirlerine daha görünür tutmaya başlayacaklardı. 1954'de Amerika'dan eli boş dönen Celal Bayar, çareyi muhalefete ve organlarına baskı yapmakta bulmuştu. Basın kanununun değişmesi demokratik ilkelerden birine atılmış kurşunun en büyüklerinden biriydi. 1954 seçimleri, var olan çoğunluk sisteminin ekmeğine yağ sürmesi ile, Demokrat Parti'nin iktidarını kuvvetlendirdi. DP'nin 488 vekiline CHP 31 gibi çok düşük bir vekil sayısıyla karşılık vermişti. Bu sonuç Türkiye'de asıl gerginliklerin başlangıcı gibiydi.

2. Demokrat Parti Dönemi

Cumhuriyet Halk Partisi'ni desteklediği için Adıyaman, Malatya'dan çıkarıldı, Kırşehir ili ilçe yapıldı. Bunları bir kenara koyarsak, Türkiye üzerinde kurgulanan kirli planlar su yüzüne daha net bir şekilde 6-7 Eylül 1955 olayları ile çıktı. "Ata'nın Selanik'deki evine bomba atıldı" yalan-tahrik haberiyle başlayan olaylarda -Rum vatandaşlarımıza karşı yürütülen ama asıl hedefi Türkiye ve Demokrat Parti olan- ülkedeki azınlıkların mallarına yönelik büyük saldırılar meydana geldi. Bu olaylarda iktidar partisinin ilk başlardaki gevşek tutumu da büyük rol oynadı. Yıllar sonra emekli bir orgeneralin itirafıyla Türkiye, derin devlet içindeki o esrarengiz ve kilit kurumun ismini duyacaktı : "Özel Harp Dairesi". Demokrat Parti bu olayla daha da köşeye sıkış(tırılacak)acak ve köşeye sıkıştıkça verdiği tepkilerde kendisine değil, onu alaşağı etmek isteyenlere yarayacaktı. 1956'da Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri kanunundaki değişiklikle, açık hava toplantıları yasaklandı, kapalı toplantılar izne bağlandı, tezahürat, gösteri ve protesto yasaklandı. Demokrat Parti bir kuyunun içine çekiliyordu ve faaliyetleri de bu sürüklenişi hızlandırıyordu. DP raydan çıkmıştı artık. Kurucularından biri olan Fuat Köprülü'nün istifası ile iyice panikleyen DP, erken seçim kararı aldı.

3. Demokrat Parti Dönemi

1957 seçimlerini de DP kazanmıştı ama CHP daha önce 31 olan milletvekili sayısını 178'e çıkarmıştı. Menderes öfkeliydi ve bu öfkesi son dönemine girdiği partisiyle onu kötü sona yaklaştırıyordu. Ekonomi küçülmüş, başlangıçtaki cicim yılları bitmiş, halk fiyat artışlarıyla tanışmıştı. Bütün bunlar olurken DP ve Menderes farklı ve tehlikeli bir sorunla karşı karşıya kaldılar. Siyasi tarihimize '9 subay olayı' olarak geçen 1958 yılındaki olayda bir subay darbe hazırlığı gerekçesiyle iktidarı uyarmıştı. Olay sonunda dokuz subay yargılandı ama hepsi aklandı, biri hariç. Aklananlar arasında olayı ihbar eden Samet Kuşçu yoktu. Bu subay iki yıl hapis cezası alacaktı. Celal Bayar yıllar sonra " 9 subay olayının üstüne doğru bir şekilde gidilseydi, 27 mayıs olmazdı" diyecekti. Demokrat Parti kadroları gelen tehlikenin farkında olmadığı gibi önünü de açmışlardı. Bu dönemden sonra ise darbe süreci resmen başlıyordu. Alt kadrolardaki askeri personel 27 mayıs hazırlıklarına başlayacaktı. Yanmak için çabalayan ateşin üstüne Demokrat Parti oksijen gazı vermişti. 1958 yılında ülke ekonomik bunalıma girmişti. DP buna rağmen çözümü farklı yönlerde arıyordu. 1958'de 'Vatan Cephesi' kuruldu. DP sanki savaşa gider gibi kendi tarafını belirliyor, halkı da buna alet etmeye çalışıyordu. Bunda başarılı da oldu, ülke artık çift kutup olarak ikiye bölünmüştü ve karışık bir hale gelmişti. 1959 yılında İngiltere'ye giden Adnan Menderes'in uçağı sis yüzünden düştü. Başbakan uçaktan sağ çıkan tek kişiydi. Yurda döndüğünde Menderes'i karşılayanlar arasında İnönü'de vardı. Bu sadece bir günlük bir ateşkesti. Uçak kazasından sağ kurtulan bu Aydınlı çiftçi başbakan iki yıl sonra dar ağacında idam edilecekti. Ülke krize doğru sürükleniyor ve memleketin önemli yerlerinde büyük olaylar yaşanıyordu. İp gibi gerilen halk da, siyasetteki gerginliği özümsemiş ve bunu olaylara karışarak ortaya koymaya başlamıştı. Uşak ve Topkapı olaylarında İsmet İnönü saldırılara uğradı. Birileri(!) istedikleri oyunu sahnelemeye başlamıştı. Hükümetin basına karşı tavrı daha da sertleşti. 1960 yılına kadar 1460 gazeteci yargılanmış, 577'si tutuklanmıştı. 1960 yılında Milli Şef İsmet Paşa son hamlelerini yapmaya başladı. Said Nursi ve başbakan ilişkisi bu yönde kullanılacaktı. Adnan Menderes'de keskin konuşmalar yapıyor, gerginliği daha da arttırıyordu. 'Odunu göstersem vekil seçtiririm.' , 'Siz isterseniz hilafeti de geri getirebilirsiniz.' ve en son olarak da profesör ve hukukçulara yönelik 'Kara cüppeli papazlar' tabirini kullanması bardağı taşıran son damlaydı. Kayseri'ye giden İnönü'nün treni durdurulacak, tüm engellemelere rağmen İsmet Paşa, iktidara meydan okuyarak Kayseri halkının karşısına çıkacaktı. Ünlü Tahkikat Komisyonu görüşmelerinde İsmet İnönü, o talihsiz konuşmasını yaptı ve gelen tehlikeyi tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. İnönü, DP'ye hitafen 'Bu yolda devam ederseniz sizi ben bile kurtaramam.' diyecekti. Bu konuşmaya rağmen komisyon kuruldu. Bu komisyon zamanın İstiklal Mahkemeleri havasıyla ülkede adeta korku rüzgarı estiriyordu. Menderes, halka güveni biraz abartmıştı ki uzaktan ona doğru gelmekte olan postalları görmüyordu. Başbakan sağlıksız kararlar almaya devam ediyordu. Derde derman olacak gibi İnönü'yü meclisten uzaklaştıran karar alındı. 1960 yılının baharıyla ülkede üniversite olayları patlak verdi. İstanbul ve Ankara'da sıkıyönetim ilan edildi. Harbiyelilerin ve üniversite öğrencilerinin '555K' günü gösterisiyle olaylar daha da büyüdü. Başbakan tartaklandı. 25 mayısta Menderes'i Eskişehir'de karşılamaya gelen askeri birliğin, elini sıkmak yerine başbakana arkalarını dönmesi gelinen son noktanın vahametini ortaya koydu. Menderes başkente bir daha başbakan sıfatıyla dönemeyecekti. 27 mayıs sabaha karşı 03.00'da Alparslan Türkeş'in sesiyle Türkiye karanlık bir döneme uyanıyordu. Öyle bir kara leke olacaktı ki bu, şuan bile izleri durmaya devam edecekti. Demokrat Parti dönemi resmen bitmişti, 10 yıllık halk egemenliği de sandıklara kaldırılmıştı. Halkın seçtikleri, halkın vergileriyle ayakta duran silahlı kuvvetler tarafından -ki büyük Türk ordusu(!) bunu alışkanlık yapıp her on yılda bir canı sıkıldığında yönetime el koyup silahı halkına çevirecekti- iktidardan indiriliyordu.

Yassıada Nedir?

Yassıada karanlıktır. Yassıada saygısızlıktır, zulüm, insafsızlıktır. Haksızlıktır Yassıada. Yassıada iğrençliktir, acıdır, gözyaşıdır. Affedilmeyen ve affedilmecek olandır Yassıada. Hatadır Yassıada. Üç önemli ve değerli insanın mezarı yapılmıştır Yassıada. Yassıada halka karşıdır, zannedilmiştir ki bu millet bu yapılanı unutur! Halkın darağacına götürüldüğü yerdir Yassıada, egemenliğin ayaklar altına alındığı, kirli ellerin, postallıların fütursuzca halkı sindirmesidir Yassıada. 11 ay 1 gün sürmüştür Yassıada ve sonunda Türkiye'nin ilk demokratik başbakanı ve onun iki bakanı hunharca öldürülmüştür.

Bir sonraki "Tarih'in Söyledikleri" bölümünde görüşmek üzere..

Hakan Tamtürk

Yararlanılan Kaynaklar :

1) APUHAN Recep Şükrü, 27 Mayıs'dan Yassıada Mahkemelerine 'Menderes'
2) HÜR Ayşe, Dersimiz Demokrat Parti, 30 Mayıs 2010 - Taraf Gazetesi
3) Ntv Tarih Dergisi, Mayıs Sayısı - 27 Mayıs 1960 50. Yıl