10 Kasım 2010 Çarşamba

"Artı ve Eksilerle; Başkanlık-Parlamenter İkileminde Rejim Kapışması"


AÇIK DERLEMELER 1

Başkanlık Sistemi ve Parlamenter Sistem :

GİRİŞ :

Aslında yabancı olmadığımız bir konu olarak görebiliriz Başkanlık sistemi ve Parlamenter sistem kavramlarını. Son bir senede ülkemizde de çeşitli siyasi polemikler sonucunda tartışılması ayyuka çıkmış, özellikle Başbakan’ın ortaya döktüğü sesli düşünceleriyle Türkiye farklı bir münazara ile karşı karşıya kalmıştır. Benim de ele alacağım konu bu iki kavram arasında geçecek ve elimden geldiği kadar yararlandığımı belirttiğim kaynaklar yardımıyla bu tartışmanın iki temel maddesini açıklamaya çalışacağım.

HÜKÜMET SİSTEMLERİ :

Var olan demokratik ülkelerin farklı hükümet sistemlerine sahip olduğu, özellikle kendisini liberal sayan ülkelerin yine kendisine uygun sistemi belirleyip uyguladığı aşikardır. Örneğin federal bir devlet olan ABD başkanlık sistemi, demokrasinin beşiği olarak gösterilen İngiltere parlamenter sistem ve 5. Cumhuriyet sonunda kendisine uygun düzeni bulabilen Fransa yarı-başkanlık sistemi ile yönetilmektedir. Aslında bakılırsa önemli olan hükümet sistemi değil, demokratik bilincin yakalanıp yakalanmadığı meselesidir. Ülkenin sosyo-ekonomik şartları, gelenekleri ve diğer kendine has özellikleriyle, hükümet sistemi uyumlu olmalıdır. Mümtaz’er Türköne ise “Farklı hükümet sistemleri arasındaki temel kriterin yürütme ile yasama organı arasındaki ilişki olduğunu” belirtmiştir. Türköne’ye göre “Yargı her hal ve şartta bağımsızdır. Eğer yürütme ve yasama büyük oranda tek gücün elinde toplanıyorsa buna parlamenter, bu iki erk tamamıyla bağımsız ise bu sisteme başkanlık sistemi adı verilir.”

1.BAŞKANLIK SİSTEMİ :

A.Temel Hususları ve Katı Kuvvetler Ayrılığı :

Yürütme erkinin yani başkanın doğrudan halk tarafından seçildiği sistemdir. Yukarıda da belirttiğimiz üzere bu siyasal sistemde yasama ve yürütme arasında keskin bir çizgi vardır. Başkan ne seçilirken ne de görevini sürdürmek için Parlamentonun güvenoyuna ihtiyaç duymaz. Bir diğer taraftan da başkan yasama organını feshetme ve onun görev süresini kısaltma gibi bir hakka sahip değildir. İşte bahsettiğimiz ‘katı kuvvetler ayrılığı’ kavramı buna denk gelmektedir. Başkanlık sisteminin başka bir özelliği de hükümet üyelerinin parlamentoda yer almadığı gerçeğidir. Başkan tabir-i caizse kabinesini ‘profesyonel yönetici’ dediğimiz, kendine yakın ve daha rahat çalışabileceğini düşündüğü kişilerden kurar. Bunlar doğrudan başkana bağlı ve ona karşı sorumludurlar. Başkan gerekli görürse bu kişileri görevden alma yetkisine sahiptir. Başkanın kabinesini yasama organının dışında, seçmen baskısı altında olmayan kişilerden kurması, başkanlık sistemindeki katı kuvvetler ayrılığı noktasını destekleyici bir örnektir. Bilinmesi gereken bir diğer husus, başkanın temel danışmanının genelde dış işleri bakanı olduğudur.

B.Tarihsel Gelişimi ve ABD Başkanlık Sistemi:

Başkanlık sisteminin tarihine baktığımızda İngiltere ve Amerika arasındaki ilişkiyi görürüz. İngiltere’den yoksulluk ve baskı sonucu Amerika’ya göç edenler, Amerika’daki koloni sayılarını arttırdı, bununla birlikte Kuzeydoğu Amerika’da bir çok kendisini özgürce yönetebilen İngiliz Cumhuriyetçiği oluştu. Sayıları on üçü bulan kolonilere İngiltere daha baskıcı ve sömürgeci yöntemler uygulamaya başlayınca, bu sürtüşmelerden doğan 1775-1783 yıllarındaki savaş patlak verdi ve savaşı Amerika kolonileri kazandı. 1774 yılında Kongre adıyla konfederasyona doğru ilk adım atıldı. 1777 yılında ise savaş süreci içinde Konfederasyon kuruldu ve bağımsızlığını kazanan 13 koloni uzlaşmayla bir federasyon altında birleşti. 1787 yılında da artık yeni bir devlet olan ABD kurulmuş oluyordu. 1787 Anayasası ile kurulan ABD; güçler ayrılığı, fren ve denge mekanizması, federatif yapı ve hak ve özgürlükler temeli üzerine inşa edilmiştir. Katı bir niteliğe sahip olan bu anayasanın değiştirilebilmesi için her iki meclisin de ayrı ayrı 2/3 çoğunluğu ve eyalet yasama organlarının en az 3/4’ünün onayı gereklidir. Bu anayasanın ilginç bir özelliği üstünde önemli bir değişiklik yapılmadan 1787 yılından günümüze kadar gelebilmiş olmasıdır. Ozan Erözden ve Fazıl Sağlam’a göre bunu “Amerikan toplumunun temel uzlaşmaya ve bu uzlaşma üzerinde kurulan demokratik toplum ve devlet düzenine bağlılığı, hak ve özgürlük düşkünlüğü ve anayasanın çok iyi işleyen güçlü ve bağımsız bir yargı organının esnek yorumlarıyla güncelleştirilebilmiş olmasıyla açıklamak mümkündür.” Başkanlık sisteminin günümüzdeki en yetkin örneği olan ABD’de yürütme yetkisi ABD başkanına, yasama yetkisi ise Senato ve Temsilciler Meclisi’nden oluşan Kongre’ye aittir. Yargı yetkisini yüksek mahkeme ve alt mahkemeler kullanır. Bu sisteme yönelik açıklamalarda genellikle ABD modelinin ele alınması, istisnai bir başarılı uygulamanın sonucudur. Başkan genel oy ve iki dereceli seçimler sonucu 4 yıl için göreve getirilir. Bir kişi en fazla iki kez başkanlık koltuğuna oturabilir. Başkanın Kongre karşısında tek üstünlüğü gönderilen yasaları veto etme hakkına sahip olmasıdır. Ancak senato üçte iki çoğunlukla bu yasayı başkana rağmen çıkartabilir. Yine başkan diğer ülkelerle antlaşma yapma yetkisine sahiptir. Ancak bu da senato’nun onay ve tavsiyesi ile mümkündür ve yürürlüğe girebilmesi için de yine senato üyelerinin üçte iki çoğunluğunun onayı gereklidir. İşte ABD'de bu durumun özel adı ‘fren ve denge’ sistemidir. Anayasada ayrıca senato’nun onay ve tavsiyesi ile başkanın; büyükelçileri, anayasa mahkemesi yargıçlarını, diğer kamu görevlilerini ve konsolosları atama yetkisi vardır. Tayyar Arı’ya göre “Üst düzey bürokratların atanmaları yetkisini başkana veren anayasa bunların göreve başlayabilmelerini senatonun onayına bağlayarak yetkiyi kongre ile başkanın birlikte kullanabilmesini öngörmüştür.” Anayasa bir diğer maddesinde yabancı büyükelçileri ve diğer temsilcileri kabul yetkisini başkana vermiştir. Bunda senato onayı gerekmediğinden başkan bu yetkisini istediği gibi kullanabilir. Yukarıda kullandığım istisnai örnek durumunun ana mantığı, başkanlık sisteminin ABD’de diğer ülkelere nazaran çok daha demokratik bir yapı altında uygulanıyor olmasıdır. Latin Amerika ülkelerinin çoğu şuan sözde başkanlık sistemleriyle yönetilmekte ama başkana ek yetkilerin verildiği ve sistemin temel özelliklerinin yozlaştırılması sonucundan bu ülkelerdeki durum biraz daha keyfi bir düzene, bir diğer deyişle diktatörlüğe doğru kaymaktadır.

Federal devlete ait yetkiler: Dış siyaset, savaş ve barış, antlaşmalar, ulusal ordu, dış ticaret, Birleşik Devlet yapısı, bütçesi ve posta hizmetleridir. Bunlara karşılık eğitim, sağlık, zabıta seçimleri federe devletlerin yetkisine bırakılmıştır. Bütün federe devletlerin kendi yasama, yürütme ve yargı organları vardır. Yasama iki meclislidir, yürütme yetkisi genel oyla seçilen valiye aittir. Her eyalet iki ya da üç basamaklı bir yargı kuruluşuna sahiptir. Ayrıca her bölgede de bir yüksek mahkeme yer alır. Sonuç itibariyle en önemli husus, her eyaletin federal hukuk düzeni yanında federal yapıya uygun olmak koşuluyla kendine özgü bir hukuk düzenine ve yasalara sahip olmasıdır.

Yasama organı olan Kongre iki meclisten oluşur. Bunlardan biri her federe devletin, nüfusuna bakılmaksızın ikişer üye ile eşit olarak temsil edildiği senato, diğeri ise her eyaletin nüfusuna göre üye seçtiği temsilciler meclisidir. Senatonun üye sayısı eyalet sayısının iki katı yani 100’dür. Temsilciler meclisinin üye sayısı en son 435 olarak belirlenmiştir. Senatonun üçte biri için iki yılda bir seçim yapılır. Normal senatörlük süresi altı yılda bir seçimle oluşturulur. Buna karşılık temsilciler meclisinin tümü iki yılda bir seçimle oluşturulur. Yasalar her iki mecliste de ayrı ayrı kabul edilmelidir. Ancak vergi yasaları sadece temsilciler meclisinde önerilebilir. Bu ayrım sadece öneri bakımından yapılır sonuç itibariyle vergi yasası hükümleri de ayrı ayrı iki mecliste onaylanmalıdır.

Yürütme yetkisi daha önce de belirttiğimiz üzere 4 yıl için seçilen başkana aittir. Başkanın 13 tane bakanı/sekreteri vardır. Başkan gerekli gördüğü zaman bakanlarıyla bir araya gelir. Yürütme yetkisine ilişkin son kararları başkan verir. Bununla ilgili Başkan Abraham Lincoln bir konuda bakanları arasında yaptığı oylama sonunda "Yedi hayır, bir evet, evetler kazandı." deyişi ünlüdür. Erözden ve Sağlam’ında belirttiği gibi “Parlamenter sistemdeki iki başlı yürütme organı başkanlık sisteminde yer almamaktadır. Devlet başkanlığı ve yürütme organı başkanın şahsında birleşmiştir.”

ABD’de yargı organı üç basamaklıdır. En yukarıda 9 üyeli yüksek mahkeme yer alır. Üyeleri bu mahkemeye atandıktan sonra görevden almak mümkün değildir. Emeklilik yaşları geldiğinde dilerlerse aynı maaşla emekliye ayrılırlar. Ayrılmazlarsa ölene kadar üyelik yaparlar. Amerika'da yaygın olan deyimiyle "Bir yüksek mahkeme üyesi asla görevden çekilmez ve nadiren de ölür."

Başkanlık sisteminde parti disiplini gevşektir. İki büyük parti Cumhuriyetçi ve Demokrat parti’nin her eyaletteki örgütleri bağımsızdır. Genel merkezleri yoktur. İki büyük parti arasında aşırı ideolojik farklılık olmaması nedeniyle sistemin işlerliği artar. Cumhuriyetçi parti üye devlet yetkilerinin geniş tutulmasına ve geleneksel değerlerin korunmasına, Demokrat parti ise Birleşik Devlet yetkilerinin arttırılması ve azınlık kümelerinin isteklerinin karşılanmasına ağırlık verir.

C.Toplum Sözleşmesi ve Başkanlık Sistemine Etkisi :

Can güvenliği, mal güvenliği ve özgürlük üstüne kurulu ABD anayasası, kendisine toplum sözleşmesini ilham almıştır. John Locke’un “insanları doğa durumunda kimseden izin almadan ve başka birinin iradesine bağlı olmadan, doğa yasasının sınırları içinde eylemlerini düzenlemek, mallarını ve kişiliklerini uygun buldukları gibi kullanmak konusunda yetkin bir özgürlük durumudur.” tasviri önemli bulunmuş ve temel alınmıştır. İnsanlar bir araya gelerek yalnızca cezalandırma yetkilerini devretmek üzere bir toplumsal sözleşme yapmış ve böylece toplumu ve devleti kurmuşlardır. Devletin temel amacı nelerin suç olduğunu belirlemek ve cezalandırmaktır. Bunun dışında can-mal güvenliği ve özgürlük devletin müdahale edemeyeceği alanlardır.

2.PARLAMENTER SİSTEM :

A.Temel Özellikleri :

Parlamenter sistemde gücün ağırlık kazandığı kilit organ parlamentodur. Yürütme işleri iki ayrı organ tarafından yerine getirilir. Bu sistem hem monarşilerde hem cumhuriyet rejimlerinde de pekala görülebilir. Örneğin monarşilerde devlet başkanı; kral, prens, imparator iken cumhuriyette Cumhurbaşkanı’dır. Siyasi rejime göre devlet başkanı veraset veya seçimle işbaşına gelir. Devlet başkanının seçimle işbaşına geldiği rejimlerde, seçimi yapan organ genellikle parlamentodur.

Yürütme işleri esas itibariyle hükümet başkanı ve bakanlar kurulunundur. Bu sistemin önemli özelliklerinden birisi de başbakanın parlamento içinden çıkmasıdır. Yasamanın yürütme üzerindeki ağırlığı bu noktadan anlaşılabilir. Yürütmenin fiili başı olarak adlandırılan başbakan, parlamentonun güvenine ve desteğine sahip olmalıdır. Bakanları meclis üyesi olma şartı olmamasına rağmen, çoğu ülkede bakanlar meclis içinden seçilirler. Yumuşak bir kuvvetler ayrılığı anlayışına sahip olan parlamenter sistemde, yasama ve yürütme erkleri arasında işbirliği ve etkileşim yoğunluktadır. Karşılıklı bağımlılıkta kuvvetler ayrılığı kavramını sekteye uğratabilir. Yukarda da belirttiğimiz gibi başbakan güvenoyuna ihtiyaç duyarken, her an parlamentodan gelecek güvensizlik kararıyla düşme tehlikesine maruz kalabilir. Ayrıca yürütmenin tepesinde yer alan devlet başkanı şartlar oluştuğunda meclisi feshedebilme yetkisine sahiptir. Parlamenter sistemde devlet başkanının siyasi sorumluluğu yoktur. Bu nedenle görev süresi boyunca bazı istisnai koşullar dışında görevden alınamaz. Yetkileri semboliktir. Asıl siyasi sorumluluk bir diğer yürütme başı olan başbakandadır. Başbakan kurduğu bakanlar kurulu meclise karşı sorumludur ve güven duyulduğu sürece görevde kalabilir. Bu sistemde meclis sayısı tek ya da çift olabilir. Bunda ülkenin siyasi altyapısı, gelenekleri ve nitelikleri belirleyici olur. İngiltere’de çift meclis varken( Avam ve Lordlar Kamarası), İtayla, Almanya ve Türkiye’de tek meclis vardır. Yukarda da belirtmiştik yürütme ve yasama her ne kadar ayrı gibi görünse de uygulamada sıkı bir işbirliği içindedir. Zira hükümet parlamentoda çoğunluğa sahip parti veya partiler tarafından kurulmaktadır. Bunun sonucunda seçimden zaferle çıkan parti hem yasama hem yürütme gücünü tekeline alabilir. En önemli zaafı bu olarak gösterilen parlamenter sistemde seçim zaferinden sonra keyfi uygulamalara gidebilecek siyasi iktidarların çoğunlukta olabileceği savunulur. Bunu kırmanın tek yolu Türköne’ye göre “Güçlü bir sivil toplum bilinci yaratmak ve toplumsal kontrol mekanizmasının bu tarz keyfi davranışların önüne geçmesini sağlamaktır.”

B.Tarihsel Gelişimi ve İngiltere Parlamenter Sistemi :

Kral 1.William, ele geçirdiği Norman adası sonucunda yerel feodal beylerin mülklerini ellerinden alarak kendisine bağlı soylulara dağıtması, daha sonraki süreçte birbirinin karşısına geçecek iki güç bloğunun oluşması anlamını taşıyordu: Kral ve onun güçlü merkeziyetçi yapısı karşısında, çıkarlarını koruyabilmek için kendi aralarında ittifak oluşturmak zorunda kalan feodal beyler. İlk açık müdahale 1215 yılında ‘Magna Carta Libertatum’ siyasi belgesiyle sonuçlandı. Siyasi olarak güçsüz düşen kral, bazı haklarını yazılı olarak soylulara devrediyordu. Bu belge parlamenter rejimin gelişmesini ilgilendiren önemli hükümlerde taşımaktadır. Özellikle 12.maddesi “Kral’ın, feodal sistem içinde olağan sayılan yardımlar dışında, baronların ve yüksek dereceli kilise mensuplarının onayı olmaksızın soylulardan para ya da türlü yardım talep etmesi yasaklanmıştır.” Bunun sonucunda kral artık soyluların onayı olmadan yeni vergiler koyamayacaktır. 14.maddeye göre ise “Kral, yeni vergi koyma konusunda onay almak üzere, soylulardan oluşan ‘Magnum Concilium Regis’i toplamak zorundadır.” Bu konsey daha sonra Parlamento’ya dönüşecektir.(1265) Daha sonraki tarihsel süreçte parlamento ve kral arasındaki güç mücadelesi sürecektir. Sonunda parlamentonun üstünlüğü sağlanırken oy hakkı da her geçen yıl genişleyecekti. Tabi bununla birlikte siyasal partilerin ağırlık kazanması ve belirlenmesi ortaya çıkacaktı. Başlangıçta Muhafazakar ve Liberal parti ile siyasal yaşamda kendisini gösteren partilileşme süreci, 1922’den sonra İşçi partisinin sahneye çıkması ve Liberal partinin geride kalmasıyla yeni bir şekil kazanacaktı. Bugüne kadar da bu iki büyük parti dışında( Muhafazakar ve İşçi) diğer partilerin etkili olamadığını söyleyebiliriz.

C.Yapısal Elemanları ve Yumuşak Güçler Ayrılığı :

Bugün parlamenter rejimlerde var olduğu savunulan yumuşak güçler ayrılığından söz etmek gerekirse, yasama ve yürütme arasındaki kaynaşma ve işbirliğinden dolayı parlamenter sistemde güçler ayrılığı yasama-yürütme erkleri ile yargı gücü arasında varlığını korumaktadır diyebiliriz.

Parlamenter sistemde yürütme organı iki başlıdır demiştik: Devlet başkanı ve başbakan ile bakanlar kurulu. Devlet başkanının tarafsız olması ‘hakemlik’ görevi açısından önemlidir. Devlet başkanı hükümeti kurma görevini çoğunluğa sahip parti liderine verir ve hükümeti de bu kişi başbakan sıfatıyla temsil eder. Yasama ve yürütme arasındaki denge ve işbirliği parlamenter sistemin önemli noktalarından bir tanesidir. Bu önemli nokta her organın ötekinin işlerine katılmasıyla sağlanır. Örneğin hükümet yasa önerme yetkisine sahiptir. Yasama organında geçen yasalar devlet başkanı tarafından onaylanıp daha sonra yayınlanır. Buna karşılık yasama organı da daha önce belirttiğimiz üzere gensoru, soru, genel görüşme, meclis araştırması ve soruşturması gibi yöntemlerle hükümeti denetleme yetkisine sahiptir.

Bu iki erk arasındaki denge unsuru açısından anlaşmazlıklar zamanı parlamentonun hükümeti düşürme yetkisinin karşısında hükümetin de parlamentoyu feshetme yetkisi mevcuttur. Belirli şartlar oluştuğunda bu denge mekanizması devreye girebilir.

3.KARŞILAŞTIRMA VE SONUÇ :

- Başkanlık sistemi Parlamenter sisteme göre siyasi istikrarı daha iyi sağlayıp sürdürebilir. Başkan; güvenoyu, parti grupları baskısı, parlamento içi dengeleri gözetme gibi sorunlarla karşılaşmayabilir ve hükümet krizleri yaşanmayabilir.

- Yürütmenin başının halk tarafından seçilmesi ve yürütme ile yasama arasındaki güçlü ayrım dikkate alındığında daha demokratik olduğu iddia edilebilir. Ayrıca sistem gereği daha istikrarlı ve hızlı işleyişli bir yönetim tarzı oluşacağı söylenebilir.

- Başkanın yetkilerini toplum çıkarlarına ve özgürlüklere aykırı bir şekilde kullanma durumu oluşabilir. Güçlü sivil toplum yapısı olmayan devletlerde bu büyük sıkıntılara yol açabilir. Buna karşıt bakış açısıyla bu durum güçlü bir devlet yönetimi doğurabilir. Tek elde toplanan gücün faydalı kullanılması, parlamenter sistemdeki gibi yürütme gücünün bölünmesine göre daha iyi sonuçlar ortaya çıkartabilir.

- Yasama organının denetleme mekanizması sayesinde başkanın her yerde sanıldığı kadar güçlü olmadığı görülebilir. Başkanlık sistemine bir diğer eleştirel görüş, hem yürütmenin hem yasama organlarının ayrı ayrı meşruiyet iddiasında bulunabilme durumudur. Uyumsuzluk artabilir, şiddetlenme ihtimali kuvvetlenebilir. Bunun sonucunda da yasama ve yürütme arasında kilitlenmeler yaşanabilir.

Bir sonraki " Açık Derlemeler " bölümünde görüşmek üzere..

Hakan Tamtürk

4.KAYNAKÇA :

1- ARI, Tayyar, ‘Uluslararası İlişkiler ve Dış Politika’ syf: 190-207

2- ARNHART, Larry, ‘Siyasi Düşünce Tarihi’ syf: 271-315

3- SAĞLAM, Fazıl – ERÖZDEN, Ozan, ‘Anayasa Hukuku Dersleri’ syf: 44-58

4- TÜRKÖNE, Mümtaz’er, ‘Siyaset’ syf: 160-166


5 Ağustos 2010 Perşembe

"Aslında Kiminle Savaşıyoruz?"


GÜNCEL'E BAKIŞ 1

Genelkurmay ve Soru İşaretleri :

Düşünüyorum, daha bilmediğimiz neler var? Daha neler neler bizden saklanıyor, yıllarca, güzel yapılan bir makyaj misali, aslında altında kırışık ve sivilceli bir surat gibi, daha neleri öğreneceğiz zamanla? Neden hata yapanı, suç işleyeni bizim tarafımızda olsa bile uyarıp düzelteceğimize; koruyor, kolluyor, saklıyor ve ödüllendiriyoruz? Siyasi iktidar konu asker olunca niye ürkek davranıyor, halbuki onları ezici çoğunlukla yeniden iktidara getiren olay, bir muhtıraya karşı sergiledikleri yürekli duruş değil miydi? Peki karşılığı bu mu olmalı ki tam ciddi ve tehlikeli iddialar gün ışığına çıkarken, bir diğer deyişle Genelkurmay Başkanıyla yaptığı bir toplantıyla işler kaldığı yerden aynen devam mı etmeli? Düşünsel olarak Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren, fiili olarak ise 25 yıldır süren bir savaştan bahsediyoruz; harcanan milyonlarca lira para, şehit olan binlerce asker, sefil olan binlerce Kürt vatandaşımız ve terörist isminin arkasına atılıp canlarını yitiren yine binlerce –bizim- vatandaşımız. Artık alışageldiğimiz üzere tam barış için umutlar yeşerirken; gizli ve karanlık bir elin (yine ve yeniden) devreye girmesi durumunu yaşıyoruz. Gözlerimizin önünden film şeridi gibi geçiyor olaylar, yıllarca ortada olan bir savaş ve bizlerden götürdükleri.

Başıboş bırakılan bir ordu, hesap vermeyi bırakın birçok kez hesap sormaya kalkan bir ordu, canı sıkıldığı zaman meclisi kapatan, hükümetler deviren, yönetime el koyan bir ordu. Karşısında düşman olmasa bile düşman yaratan, Türkiye’de elinde bulundurduğu gücü; demokrasi, hukuk ve AB üyeliği ile kaybedeceğini anlayan, can çekişen, son çırpınışlarını yapan bir ordu. Askeri konular dışında her imkan bulduğunda tüm manifestoları veren, Genelkurmay Başkanları’nın değişik zamanlarda, görülmekte olan davaları etkileyen, ‘tanırım iyi çocuklardır’ sözünden, topraktan çıkan law silahlarına boru diyen, onlarca gazeteciyi karargahta toplayıp hepsine gözdağı veren, ıslak imzalı hükümeti devirme planına kağıt parçası diyen, bir haber programına çıkıp Türkiye’nin derin ve kirli tarafıyla yüzleştiği yüzyılın davası hakkında atıp tutan, iddianamelerde sanık pozisyonundaki meslektaşlarını koruyan, basın toplantılarında masaya vurarak konuşan, yine ciddi bir davada arandıkları halde mahkemeye gitmeyen meslektaşlarını kollayan, tutuklanmalarını engelleyip terfilerine çalışan bir ordu. Hükümeti devirmek için planlar yapan, toplum içinde infial yaratmaya çalışan, 21.yy’da hala cuntalaşan veya buna çabalayan, yaptığı hataları ört bas etmeye çalışan, karanlık yanı bulunan ve aydınlanmasına da izin vermeyen bir ordu.

Çeşitli iddialar ile karşılaşıyoruz bu günlerde. Gerçi bunları daha önce de duyuyorduk ama son zamanlarda daha net ve açık bir şekilde karşımıza çıkıyorlar. Aktükün’ü, Dağlıca’yı, Şemdinli’yi, Genelkurmay’ın bir hafta açıklama yapmadığı, daha sonra bu dosyanın üç yıldır görülmeyi beklendiğini öğrendiğimiz iki asker arasında geçen ‘Heron’ muhabbetini, Gediktepe baskınında Emniyet’in (TEM) Jandarma’yı baskından bir gün önce hem de koordinat vererek uyardığını ve son olarak da 20 Temmuz günü yapılan Hantepe baskınını Heronların anı anına görüntülediğini, Genelkurmay dahil otuz askeri birimin baskını ‘naklen’ izlediğini ama karşılık vermediğini duyduk, duyuyoruz. Bunlara karşılık da şehit olan birçok askerimiz. Temizlenmeyi bekleyen bir ordu, buna cesaret gösteremeyen bir iktidar, bu konularla uzaktan yakından ilgisi olmayan muhalefet partileri, kendi ideolojilerinin derdine düşmüş sivil toplum örgütleri, bunları yazmak bir yana görmemezlikten gelen, unutturmaya çalışan medya ve daha niceleri.

Bundan sonra beklentimiz bu iddiaların bir an önce açıklığa kavuşturulmasıdır. Televizyon karşısında bulunduğu kurumunu ateşli bir şekilde savunan Genelkurmay Başkanı, yine kurumunun iyiliği adına iddialar doğruysa sorumluları ayıklamalıdır. Siyasi iktidar bu iddiaları takip etmeli, peşini bırakmamalı, cesaretli olmalıdır. Dış politikada çoğu kişinin güvenini kazanan, desteğini sağlayan Hükümet, iç politikada da gerekli dirayetin aynısını gösterebilmelidir. Yürekli bir şekilde başlattığı, çeşitli isimlerler adlandırdığı, son olarak Demokratik Açılımı, gittikçe kontrolünü kaybettiği bu girişimi bir an önce hızlandırmalı çeşitli yasal düzenlemelerle bunun bir göz boyama olmadığını insanlara kanıtlamalıdır. Yine iktidar olmasında katkısının yüksek olduğu, son zamanlarda yavaşlayan, AB yolunda, attığı adımları hızlandırmalıdır. Bilmelidir ki, bu tarz kilit politikalarla iç huzuru, devlet içi hukuku, sağlıklı demokratikleşmeyi ve eşitliği sağlayabilir, yaratmak istediği Güçlü Türkiye’yi ancak böyle başarılı bir şekilde ortaya koyabilir. Çeşitli ve güçlü engellemelere rağmen, bu zamana kadar sıkça gördüğümüz şekilde devam eden ‘statüko’ durumunu korumaya çalışanlara karşı dik durmalıdır. Muhalefet partileri ise bu tehlikeli zamanda ırkçı ve provokatif çıkışlardan kaçınmalıdır. Medya da ısrarla bu oyunların üstüne gitmelidir. Zira referandum süreci yaklaşırken bu tarz kirli tezgahlar artabilir. Ülkenin kaos ortamına sürüklenmesini dört gözle bekleyen insanlar, derin yapılanmaları ve bağlantıları ile çeşitli kurumları kullanarak şehit haberlerinin artmasını isteyebilir, harekete geçebilirler. Devlet ancak temiz ve şeffaf kurumları ile buna karşı ciddi bir duruş sergileyebilir.

Düşünüyorum, yıllardır bize ‘ülkeyi bölmeye çalışan, birlik beraberliğimizi hedef alan bir terörist gurupla’ savaştığını söyleyen bir ordu. Buna inanan, inanmak isteyen, inanmaktan başka çaresi olmayan biz Türkiyeliler. Düşünmeye çalışıyorum. O kadar asker, o kadar insan ne diye, nasıl, kim/kimler tarafından ölmüş, öldürülmüştü? Bize her baskından sonra söylenen sözler geliyor aklıma. ‘Hain pusu’ , ‘Kahraman askerler’ , ‘Şehitler ölmez vatan bölünmez’.

‘Güneşi Gördüm’ filminin bir repliğini hatırlıyorum. Baba rolündeki Altan Erkekli, terör nedeniyle göçe zorlanır. Ondan evini, köyünü, doğduğu toprakları terk etmesi istenir. Gitmek için her şey hazırdır. Vedalaştığı Yüzbaşıya(Yiğit Özşener) şu sözleri söyler: “Ne oluyor, kim bitirmiyor bu illeti hiç bilmiyorum.” Sonra benim aklıma bir soru geliyor: “Yıllardır süren savaşta, aslında kiminle savaşıyoruz?”

Bir sonraki " Güncel'e Bakış " bölümünde görüşmek üzere..

Hakan Tamtürk


13 Temmuz 2010 Salı

"Anadolu'lular, İstanbul'u Fetih Seferinde"


















FUTBOL'UN DİLİ 4

Süper Lig Yeni Sezon Analizi

Üç Takım ve Anadolu :

Geçen sezon hatırlanacağı üzere 2. Anadolu Devrimiyle bitmişti. Ligin son haftası Fenerbahçe kendi evinde Trabzonspor ile 1-1 berabere kalmış, Bursaspor'da Bursa'da oynanan maçta Beşiktaş'ı 2-1 mağlup ederek 26 yıl sonra Anadolu'dan şampiyon çıkmasını sağlamıştı. Daha sonra yaşanan diğer olayları ' Futbol'un Dili ' ile açıklamak biraz yetersiz kalır. İstenmeyen olaylar istenmeye dursun, geçen sezon Bursaspor bu ligin gediğini açtı ve diğer kulüpler için bunu bu sene sürdürmek çok önemli. Açıkçası sadece Bursaspor değil diğer Anadolu kulüpleri de bu durumun önemli bir parçası. Çünkü Bursaspor'un bu devrimi salt Bursa şehri ve takımını etkilemeyecek, bu bir Anadolu Devrimi'dir(2.) ki bunun sonucunda bunu sürdürme görevi diğer Anadolu takımlarının da asli görevidir. Artık Anadolu kulüplerinde top koşturan futbolcular şampiyonluğun imkansız bir olay olmadığını gördüler, kendi bulundukları takımlar için. Bu önemli bir aşamadır ve eğer Bursaspor'un yaptıkları dikkatle incelenir, örnek alınır ve hatta geliştirilirse, önümüzdeki beş sene içinde Anadolu'dan yeni şampiyon(lar) görebiliriz. Bunu duygusallık bağlamında söylemiyorum. Üç büyük(!) takımın ne kadar kötü yönetildiğini görmeyen kalmadı heralde, akılcı politikalarla yönetilen Anadolu kulüplerinin sayısının artışıyla ortaya attığım tezin başarılı olması yüksek ihtimal. Artık Anadolu takımları daha güçlü, artık Anadolu takımları 'şampiyonluk' kelimesini içinden değil dışından da söyleyebiliyor ve bunlara baktığımızda gelecek sezonun bir hayli zor geçeceğini öngörmek de kahinlik olmasa gerek. Üstüne üstlük alınan son kararla artık Lig Tv'de her hafta 9 canlı maç verilecek 3-4 güne yayılarak. Yani artık her hafta her takımın maçını insanlar televizyondan canlı olarak izleyebilecek. Sonuç olarak bu yıl Anadolu takımları için başarılı -şampiyon- olmanın şart olduğu bir yıl, zira bu şans kolay kolay yanıbaşımıza gelmiyor. Bu sözlerden sonra geçelim takımların yeni sezon için yaptığı çalışmalara.

Fenerbahçe geçen sezonu büyük bir travma ile bitirmişti. Beklenmedik bir şekilde kaybedilen şampiyonluk ve ardından yaşananlar tam bir kaos ortamını andırıyordu. Yeni sezona hazırlık sürecinin başında gönderilmek istenen Daum'un tazminat konusunda ısrarcı olacağı ilk başlarda pek tahmin edilmese de daha sonra açıkça görüldü. Tabi Fenerbahçe yönetimi Daum'a tazminat ödemek istemiyordu. İki tarafın inat tutumuyla Daum sağlık kontrolünden geçti ve yeni sezonda Fenerbahçe'nin başındayım mesajları vermeye başladı. Herkes 'Daum kalacak' kanısına varıyordu ki yönetim Daum'un gerçekten ciddi olduğunu anladı ve yıldırım operasyonuyla Daum'la tazminat konusunda anlaştı ve Fenerbahçe'de 2. Daum dönemi sona erdi. Bu süre zarfında Daum, kişisel özelliklerine tiyatroya yatkınlığı da ekliyordu. Bir süre takım sahipsiz kalsa ve çeşitli isimler medyada yer alsa da yönetim riskli bir kararla geçen sezona idari menejer olarak başlayan Aykut Kocaman'ı takımın başına getirdi. Kimilerine göre iyi kimilerine göre kötü olan bu karar sonrası Fenerbahçe'de büyük bir merak söz konusu. Aykut Kocaman'ın büyük bir camia olan Fenerbahçe'nin ağırlığını kaldırıp kaldıramayacağı şüpheli. Bir de yapılan Stoch transferi takıma ne derece faydalı olur sorusu gündemde. Dünya kupasından gördüğümüz kadarıyla kumaşı iyi olan bir futbolcu, seri ama süratli değil, top tekniği iyi, becerisi var ama zayıf. Stoch, Dos Santos sendromu yaşayabilir. Yeni sezon hazırlık evresine karışık giren Fenerbahçe'de şuan sular durgun gibi. Derken taraftar gruplarının birer birer kendini feshetmesi durumu bu durgunluğu biraz hareketlendirdi. Yönetim bu duruma bir çözüm bulmalı zira sonu kötü olabilir. Ayrıca taraftar yeni transferleri de heyecanla bekliyor. Her gün bir çok isim ön planda ama şuana kadar netleşmiş bir transfer yok. Fenerbaçeyi bitirirken aslında bahsetmek istemediğim ancak değinmem gereken 'Malum Futbolcu' Guiza ve problemiyle ilgili de bir şeyler söylemek istiyorum. Belçika kamp kadrosuna alınmayan İspanyol forvet oyuncusunu her fenerli gibi artık bende o forma altında görmek istemiyorum. Bir futbolsever olarak, bir izleyen olarak. Her fırsatta hem olay hem problem sınırlarını zorlayan bu oyuncuyla ilgili artık söyleyecek bir şey kalmadığını düşünüyorum. Allah aşkına bırakın ne hali varsa görsün.

Galatasaray kötü geçen iki sezonun ardından ne yaptığını bilmez halde. Özellikle geçen sezonun, yapılan flaş transferler ve Rijkaard ile kötü bir yerde bitmesine Uefa başarısızlığı da eklenince durumun vahimliği net bir biçimde ortaya çıktı. Gidecek-gitmeyecek tartışmaları arasında takımda kalan teknik direktör Rijkaard, ani bir kararla takımdan transfer olan Keita, artık Galatasaray'da kafasının rahat olmadığını açıkça söylemesine rağmen resmi bir teklif gelmemesi ve dolayısıyla takımda kalan(şimdilik) Arda, her sene başında alınan yabancı kalecinin sezon sonu gözden düşüp Galatasay'da hiç bir değerinin kalmaması, Servet-Elano belirsizliği, son yapılan Cana transferi ve getirileri ne olacak soruları, taraftarlar arasında hala beklentileri karşılayamayan transfer politikası ve son olarak da sihirbaz Haldun Üstünel'in istifa haberi. Sarı kırmızılılarda sorunlar bitecek gibi gözükmüyor ve bu sene mutlak şampiyon olmaları gerek çünkü son iki yıl çok başarısız bir görüntü çizdiler, ek olarak ligdeki başarısızlıklarını örtecek ne bir avrupa ne de bir kupa başarısı var. Bu kadar sorun, sıkıntı arasında belki ikinci dönem geçilecek Türk Telekom Arena stadı onlara biraz olsun merhem olur. Sonuç olarak altını çizmekte yarar var Galatasaray'da karışık ve kötü yönetilmeye devam eden bir büyük kulübümüz olarak varlığını sürdürüyor.

Mustafa Denizli olayıyla dalgalanan Beşiktaş yönetimi ilk defa kriz dönemizi az hasarla atlatmayı başardı bana göre. Takım patronluğuna Schuster getirildi. Bu biraz handikap olabilir. Beşiktaş'ın son dönemde getirdiği yabancı hocalara, yaptıkları katkılara, uğradıkları haksız tepkilere ve kulüpten ayrılışlarına bakınca neden bahsettiğim anlaşılabilir heralde. Umarım bu sefer aynı hata yapılmaz ve gereken sabır ve süre Schuster'e verilir. Zira bu isimli hoca Çarşı grubunun sevebileceği bir karaktere sahip. İspanya ligi'nden tanıdığımız teknik direktör; disiplini, azmi, ani-sert-heyecanlı çıkışları ve demeçleriyle belki de iyi dikiş tutturabilir taraftarlar arasında. Beşitaş uzun süredir eksik olan kanat bölgelerine Quaresma ve Hilbert transferlerini yaptı. Bence ikisi de önemli ve kaliteli oyuncular. Schuster gibi bir hoca, kendisinin de ilk beyanlarında belirttiği gibi bu futbolculardan iyi faydalanmanın yollarını biliyordur. Keza hem Quaresma hem Hilbert iki kanatta da oynayabilen oyuncular. İnönü stadının eşsiz atmosferi ile birleşince bu iki oyuncunun, özellikle Quaresma'nın iş yapacağı kanaatindeyim. Deplasmanlarda ne yaparlar, işte onu bilemem. Bu yeni hoca için de geçerli. Bu sene ligin diğer sezonlara oranla daha zor geçeceğini göz önünde bulundurursak kötü geçecek ilk 5-8 hafta arası yönetimin kararlı bir duruş sergilemesi lazım. Bu zamana kadar bu konuda pek bizleri tatmin etmeyen Beşiktaş yönetiminin tavırları Beşiktaş'ın bu seneki başarısını direkt olarak etkileyecektir. Zira aynı hataların bu yönetim tarafından tekrarlanması vahim aynı zamanda radikal sonuçlar doğurabilir.

Trabzonspor şampiyon olmuş gibi bitirdi geçen sezonu. Kupa şampiyonluğuna, Fenerbahçe'nin lig şampiyonluğunun engellenmesi ve 96 yılının bir nevi intikamını alması eklenince, doyasıya kutladı bunu Trabzonspor. O sevinçleri düşünüyorum da, bu takım gerçekten şampiyon olsa kim bilir neler olur? Aslında Trabzonspor'u, yönetimi, Şenol Güneş'i ve futbolcuları bekleyen tehlikeye dikkat çekmek istiyorum burada. Bursaspor'un şampiyon olması artık Trabzonspor'un dolan limitini, taraftarında dolan sabrının bir göstergesidir. Özellikle geçen sene yaşanılanlara bakacak olursak artık Trabzon taraftarını şampiyonluktan başka hiç bir derece kesmez. Bu çok açıkça görülüyor. Bu yüzden çok dikkatli olmak zorunda olan bir yönetim gerekiyor şimdi. Bunu görebiliyor muyuz? Kısmen. İyi bir kadrosu var Trabzonspor'un ama buna mutlaka eklemesi gereken mevkileri görünce, transfere ihtiyacı olan bir kadrosu olduğunu söyleyebiliriz. Sağ bek ve forvet mevkisine yapılacak transferler önemli bir yer tutuyor bu politikada. Makukula ismi öne çıkıyor haberlerde, bence başarılı olabilir. Çünkü hem ligimizi iyi tanıyor, hem iyi bir golcü, hem de Trabzonspor'un yıllardır özlemini çektiği, ihtiyacı olan pivot santrafor özelliklerine sahip. Yönetimin kulübün şartlarını zorlamadan, uygun koşullarda transfer yapacağız sözlerine ise katılmıyorum. Eğer taraftarına üç kulvarda da başarılı olacağız diyebiliyor, şampiyonluk kelimesinden sık sık bahsedebiliyorsan, şartları zorlamalı, uygun koşullar olmazsa yaratmalısın. Ancak böyle başarılı olabilir Trabzonspor. Yönetimin bu zamana kadar gösterdiği performans vasat bu konuda. İkinci kamp dönemi bugün başlayan Trabzonspor'un transferleri hızlıca yapılmalı ve gelecek futbolcular bu kamptaki hazırlık maçlarına yetiştirilmelidir. Aslında konuşacak konu fazla ama torpil geçmemek için burda bitiriyorum ve bir isme dikkat çekmek istiyorum; Yattara. Eğer futbola aç, başarıya aç, kaptanlığı kaldırabilecek, olgunlaşmış, güçlü Yattara, eskiden olduğu gibi yeteneklerini sahaya yansıtma konusunda azimli Yattara ile birleşirse bu sene onun sezonu olabilir. Bu yüzden yazımın kapağına Yattara ve Quaresma resimlerini koymayı tercih ettim. Eğer onlar da isterse bu sene bu iki özel yetenekli kanat oyuncusunu çok konuşabiliriz. Başarılı ve iyi yönleriyle tabi.

Bursaspor, yaptığı transferlerle şuanda şampiyonlar ligi'nde mücadele edebilecek bir kıvama hala gelmedi. Bire bir o seviyeye gelebileceği zaten şüpheli ama 2-3 daha kaliteli, daha önce bu deneyimi yaşamış, anahtar oyuncular alırsa onlar için daha iyi olabilir. Ne Vederson ne de İnsua o kapasite değiller ama takım oyununu sahaya iyi yansıtan Bursaspor'u düşündüğümüzde Ertuğrul Sağlam'ın onlardan iyi yararlanabileceğini düşünüyorum. Çünkü bunu gerçekten iyi yapıyor Ertuğrul hoca. Ayrıca Sercan, Ozan ve Volkan'ı ellerinde tutmaları da(şimdilik) onlar için büyük transferler sayılabilir. Gaziantep, Tolunay Kafkas ile anlaştıktan sonra transfere gaz veren kulüplerden. Aldıkları oyuncuları özellikle son transfer Arjantin'li Sosa ve Emre Güngör'ü Tolunay hoca geçen sene var olan iskelete iyi harmanlarsa kaliteli ve güçlü bir takım çıkabilir ortaya. Eskişehir mevcut iskeletini korudu, uzun süredir uğraştıkları Batuhan'ı bonservisiyle birlikte almayı da başardılar. Rıza Çalımbay zaten güçlü olan takımını iyi bir hazırlık dönemiyle daha da üst sıralara taşıyabilir. Zira iddialı Anadolu takımlarından bir tanesi Eskişehir. Artı olarak iyi bir taraftarı ve bando ekibi var. Ligin belalı takımı İstanbul Büyükşehir Belediye yine sessiz-sakin. Genelde bonservisi elinde olan futbolcularla anlaşan İBB'de, Abdulah Avcı faktörü bu sene de önemli bir yer kaplayacak gibi. Zirveye oynamaları tabi ki zor ama her takım fikstürde İBB maçlarının yanına soru işareti koymaya devam edecek bence. Yılmaz Vural'lı Kasımpaşa ligimizin yine renkli takımlarından bir tanesi olmayı sürdürebilir. Özellikle her hafta 9 canlı maçlı yeni sezon en fazla onlara yarayabilir ve tabi ki bize. Göze hoş gelen futbolunu insanların televizyondan izleyebileceği düşüncesi Kasımpaşa'lı oyuncuları daha da motive edebilir. Bence maçları her hafta istikrarlı bir şekilde izlenecek nadir takımlardan birisi. Üstüne bir de Yılmaz Vural'ı eklersek, heralde en fazla reytingi onlar alabilir. Antalyaspor, Necati'yi ellerinde tutmanın verdiği güçle çıkacak karşımıza. Mehmet Özdilek takımını iyi hazırlarsa Antalyaspor'da ligimizin dişli ekiplerinden birisi olabilir. Takımı nerdeyse tümden yenilenen Bucaspor'un neler yapacağı merak konusu. Oturmaları için zamana ihtiyaçları var ama geçen sezon başında Ziya doğan-Diyarbakır uyumu gibi bir uyumu Bülent Uygun sağlarsa, Bucaspor'un alışma zamanı erkene çekilebilir. Açıkçası lige bu sene yükselen Karabük ve Konya'dan sonra, yeni sezonda performansı merakla beklenen bir diğer kulüp Bucaspor. Konyaspor'da Ziya Doğan faktörünü unutmamak lazım ama bunun bir şartı olarak iyi giderken takım bırakma huyunu bir kenara koyarsa bu sene iyi bir Konyaspor izleyebiliriz. Normal şartlarda en zayıf halkalardan gözüküyor. Sivasspor ve Manisa geçen sezonun şanslılarından. Bu yüzden bu sene onlar için yine küme düşüp-düşmeme savaşı olabilir. Diğer Anadolu kulüpleri arasında geri kalan takımlardan onlar da. Gençlerbirliği'nin iyi bir hocası var. Alman Doll bu sene daha iyi işler yapabilir. O da sabredilip Türkiye'de ikinci sezonunu aynı kulübüyle yaşayacak bir isim, transfer ettiği oyuncular isim sahibi olmasalarda, Gençlerbirliği dikkat edilmesi gereken bir takım. Ankaragücü, dünya kupası başlamadan Vittek'in bonservisini almakla zaten büyük bir adım atmıştı. Arkasından bir kaç iyi transfer daha yaptılar.(Uğur, Hürriyet, Aydın) Sezona iddialı giren, güçlü takımlardan biri olan Ankaragücü'nde heralde tek soru işareti Ümit Özat'ın durumu olacak. Yeni bir hoca ve ilk deneyimi. Ne kadar başarılı olup, teknik direktörlük baskısını(hem de Türkiye'de) ne derece kaldırabilecek? Kayserispor, teknik direktörlüğe Şota'yı getirdikten sonra 7-8 oyuncuyu kadrosuna kattı. Geçen sene stadının da vermiş olduğu havayla güçlü bir görüntü çizen Kayserispor, bu sene performansı merakla beklenen takımlar arasındaki yerini alıyor. Yine de zor bir deplasman olacaktır.

Başta da belirttiğim üzere, güçlenen Anadolu takımları İstanbul büyüklerine kafa tutma işini bu sene abartabilirler. Zira onlar için çok önemli bir sezon. Trabzonspor, Bursaspor, Eskişehirspor, Antalyaspor, İBB, Kasımpaşa, Gençlerbirliği, Ankaragücü, Kayserispor, Gaziantepspor gibi takımlar güçlü ve mücadeleci kadrolarıyla üst sıralara oynayacaklardır. Aralarından bu sezon çıkabilecek yeni bir şampiyon, üç büyükler için ciddi manada 'Fetret Devrinin' başladığını gösterir. Umarız da öyle olur. Anadolu'nun başarısı ligimizin başarısıdır çünkü. Son olarak Avrupa kupalarında oynayacak takımlarımıza başarılar diliyorum. O konuyu da bir kaç hafta sonra özel olarak ele alacağım.

Bir sonraki " Futbol'un Dili " bölümünde görüşmek üzere..

Hakan Tamtürk

10 Temmuz 2010 Cumartesi

"Boğalar Portakal Bahçesinde"


FUTBOL'UN DİLİ 3

2010 Dünya Kupası Analizi

İspanya - Hollanda Finali :

Açıkçası farklı bir final istiyordum. Belki bir Uruguay, belki Şili, belki ABD, belki Paraguay. İstiyordum çünkü maçlarda direkt olarak kazanmak isteyen takımlardı bunlar. Kısıtlı kadrolarına rağmen karşısındaki büyüklere kafa tutan, aradaki tekniksel farkı mücadele ve takım oyunuyla kapatan takımlardı. Olmadı, bir kez daha iki büyük takımı finalde izleyeceğiz. Biri İspanya, diğeri Hollanda.

Dünya kupasına çok rahat gelen iki takım, Hollanda ve İspanya. Dünya kupasında ise vasat futbolu aşamayan iki takım. İspanya mağlubiyetle başladığı grup maçlarında, son iki maçını kazanıp grubundan lider çıktı. Portekiz'i zorlanmadan yendi, çeyrek finalde Paraguay maçı onlara futbolda şansın önemli bir unsur olduğunu gösterdi. Yarı finalde ise kupanın flaş takımını, Almanya'yı yendiler. O maça bir parantez açmak gerek, çünkü domine oynayan bir İspanya vardı sahada diğer maçların aksine. Diğer tarafta ikinci turda Slovakya'yı zor, çeyrek finalde bu kupa'nın Tanrı'sı Brezilya'yı, birazda deyim yerindeyse kaşla göz arasında, yenen Hollanda var. Hollanda yarı finalde Suarez ve Lugano'suz Uruguay'ı yine aynı deyimle yendi. Bu iki takımı yarın akşam final maçında izleyeceğiz. Şimdi de bu kupanın bir kaç önemli noktasına değineceğim.

İnce Çizgiler :

- Vasat ilk grup maçlarının ardından, diğer maç ve turlarda biraz olsun futbola doyduk. Yine de her ne kadar tatmin olmasak da dört yılda bir organize edilen Dünya Kupası yarın bitiyor, bize de bir dört yıl daha beklemek düşüyor.(Bir daha ki sefere lütfen kendi takımımızı tutabilelim, diğer takımlardaki türk oyuncularla avunmak istemiyoruz.)

- Bundan önceki yazımda, Amerika takımlarının başarısından bahsetmiştim. Herkes bu kupanın Avrupa'ya gelmesi ihtimalinin çok düşük olduğundan bahsediyordu, bende dahil. Lakin Avrupa yine üstün çıktı, hem de bu sefer farklı kıtadaki bir dünya kupasını getirecekler Avrupa'ya.

- Öne çıkan futbolcular vardı takımlarında; Mesut ve Müller ikilisi Almanya'da, Villa İspanya'da, Gyan Gana'da, Sneijder ve Robben Hollanda'da, Suarez ve Forlan Uruguay'da benim ilk aklıma gelenler. Sneijder demişken, eğer dünya kupasını da kazanırsa, kendi oynadığı takımda (İnter) lig, kupa ve şampiyonlar ligi şampiyonluğunun ardından dünya kupasını kaldıran ilk futbolcu olacak. Bu da Real Madrid'de ismini unutmaya başladığımız ama Mourinho'nun onu İnter'e alıp yeniden parlatmasıyla meydana çıkan Sneijder için çok önemli olsa gerek. Aslında aynı sözler Robben için de geçerli. Onun bir şampiyonlar ligi kupası eksik olacak.

- Bazı önemli hocalar için hayal kırıklığı oldu bu kupa. Capello, Lippi, Maradona, Eriksson, Aguirre, Dunga, Le Guen, Domenech, Rehhagel, Queiroz, Hitzfeld. Bu isimler istediğini alamamak bir yana, bazıları gruptan çıkaramadı takımlarını. Tabi aralarından Capello ve Lippi'yi -isimlerine ve geçmişlerine bakarak- ayırmak lazım diğerlerinden, başarısızlık olarak. Bir de Domenech var tabi. O hem başarısız, hem rezil oldu dünya kupasında. Bu da onu ayrıcalıklı yapıyor diğer başarısız hocalardan.

- Finalde şampiyonu kahin ahtapot Paul İspanya olarak belirledi. Bende öyle düşünüyorum. Paul dedi diye değil, kötü başlayıp ama sürekli üstüne koyarak geldi İspanya finale. Bu saatten sonra kupayı bırakacaklarını düşünmüyorum. Hollanda ise sürprizi yaparsa şu noktadan yapar: İki defa final oynadılar dünya kupasında ve daha önce hep iyi oynayarak geldiler o noktaya. Şimdi ise takım halinde oynamayı benimsemiş, düzenli ve kontrollü oynayan bir takım olarak finalde Hollanda. Bu sefer yüzleri gülebilir.

- Üçüncülük maçında gönlüm Uruguay'dan yana, futbol mantığım ise Almanya diyor. Oynadıkları pozitif futbolla aslında şampiyonluk yakışırdı Almanya'ya ama sahada onlardan bir gömlek daha üstün bir İspanya vardı.

- Son olarak hakemlere ve Trt1'e değineceğim. Kötü bir görüntü çizdiler bu turnuvada hakemler. Herkes bu konuda hemfikir. Fakat buradan çıkarılabilecek iyi noktalar da var. Özbek hakem Ravşan İrmatov' dan bahsediyorum. Soğukkanlılığı, pozisyonları süzüşü, duracağı yerleri iyi bilmesi, futbolcularla diyalogları ve doğru kararlarıyla ön plana çıktı. Fifa'da ona yarı final (kupada 5 maç yönetti ayrıca) maçını verdi, hem başarısına ödül olarak hem de ona güvendiğini göstermek için. Bir diğer önemli nokta biz ve hakemlerimizle ilgili. Bu kupada da gördük ki futbolda hakem hata yapacaktır ve yine gördük ki bu salt bizim hakemlerimize ait bir özellik değilmiş. Üzerinde aşırı baskı hisseden her hakem maç esnasında doğru kararlar veremez, sağlıklı maç yönetemez. Lig başlamadan belirtmekte yarar var, bence hakemlerimize karşı artık biraz daha saygılı olmalıyız. Çünkü iyi hakemlerimiz var ve bu sayı ileride artacak. Yeni sezon öncesi bu iyi dileklerimizi dileyelim. Gelelim Trt1'e. Dünya kupasına sıfır hazırlık ile başlayan bu kanal, bizim vergilerimizle oraya götürdüğü, futbolla uzaktan yakından ilgisi olmayan, olsa bile bu konuda başarısız olan, insanları maçlarda yorumcu olarak oturtup, açıkçası turnuva boyunca bize perişanlık adına her şeyi yaptılar. Bu kanal bir de son ihale de süper lig maçları için aday olmuştu. Düşününce insanın nefesi duruyor. Ömer Üründür'ün lig maçlarını yorumlaması heralde facia olurdu herkes için. Sonuç olarak turnuvayı bize çok kötü bir şekilde aktardı Trt, her bakımdan. Ayrıca iki-üç gün önce bir akşam, yine Trt1'deki spor programında dünya kupasını konuşuyorlardı. Programın konukları Hakan Şükür ve Emre Belözoğlu idi. Söz dönüp dolaştı hakemlere geldi. Spiker belirtmedi ama ligimizin bana göre en çirkef, hakemlere karşı da en saygısız futbolcusu Emre, her hakemin futbolcular gibi futbolda hata yapabileceğini ve bunların mazur görülmesi gerektiğini söyledi. Tabi spiker bunlara karşılık bir şeyler söyle(ye)medi ama biliyorum Türkiye'de futbolla ilgilenen herhangi bir insanı alıp, o programa götürseydik heralde Emre'ye sözlerinde ciddi olup olmadığını sorardı. Ligimizde hakemleri konuşacak son futbolcu, hakem hatalarıyla ilgili ne de anlayışlı konuşmuştu o akşam yarabbim. Hakem de insan dedi, hata yapar dedi. Söyledi de söyledi. Ey Emre Belözoğlu; seni hiç tanımasak, söylediklerini belki ciddiye alırdık, senin tüm sezonlar yaptıklarını bilmesek, söylediklerine belki inanır sana güvenirdik. Ama bence sen bizde bıraktığın bu izlenimle hakemlerimizle ilgili hiç konuşma, boşver gitsin..

Bir sonraki " Futbol'un Dili " bölümünde görüşmek üzere..

Hakan Tamtürk

27 Haziran 2010 Pazar

"Bir kez daha; Futbol, Tarih, Tekerrür, Hakem, Hata, Sonuç, Mağlubiyet ve Top"




FUTBOL'UN DİLİ 2

2010 Dünya Kupası Analizi

Almanya - İngiltere :

Maç başlamadan önce biraz da Capello faktörü ile İngiltere'yi hem destekliyor hem de az bir farkla favori olarak görüyordum. Evet, ilk iki grup maçında çok kötü bir futbol sergilemişti İngiltere. Son grup maçında ise bu sefer biraz daha özverili, gayretli ama yine dağınık bir futbol ile üst tura çıkmıştı. Sonuçta kazanmak onlara son grup maçında yetiyordu, bunu başarıp gruptan çıktılar. Bence Capello'da o maç için; sistem, düzen, taktik kelimelerini pek düşünmemiştir, nasıl olursa olsun da maçı kazanalım diye planlar yapmıştır. Velhasıl İngiltere gruptan çıktı, üst turda da Almanya ile eşleşti.

İngiltere dünya kupası grup eleme maçlarında rahat maçlar oynamış, gruptan da zorlanmadan birinci olarak çıkmıştı. Herkes dünya kupasında 'kupa beyi' Capello'dan, hem düzenli, hem de iyi oynayan bir takım bekliyordu. Grupta ilk maçında Abd ile 1-1 berabere kaldılar ama kaleci Green'in yaptığı büyük hatayla bu maç bu şekilde bitti. Belki Green o hatalı golü yemese, İngiltere gruptan birinci çıkacak ve Almanya ile eşleşmeyecekti. Neyse boş yere nefesimizi yormayalım, maçın analizine geçelim.

Almanya ideal kadrosu ile çıktı maça, İngiltere de galip gelip gruptan çıkmayı başardığı Slovenya maçındaki kadrosu ile sahadaydı. Fakat bu sefer karşılarında Slovenya yoktu. Bu durum ilk dakikalardan itibaren net bir şekilde ortaya çıktı. Maç ilk beş dakikada her ne kadar ortada gibi gözükse de, Almanya daha düzenli, daha bilinçli bir oyun oynuyordu. 5.dakika Mesut ile maçın ilk tehlikesini yaşattı bize Almanya. 20.dakikadaki golü anlatmadan önce Upson adlı oyuncunun bu maç yanlış için bir tercih olduğunu belirtelim. Hem Terry ile uyumsuz hem ağır hem de pozisyon almakta zorlanan bir futbolcu Upson. Heralde kimse dünya kupası gibi büyük ve zor bir kupada, bir kalecinin asist yapmasını beklemiyordu. Hadi yaptı İngiltere defansı bu kadar mı aciz olur? Upson'un goldeki katkısını bu şekilde belirtmek istedim. Klose'de yılların golcüsü, böyle kocaman bir hatayı affetmez, affetmedi de. 31'de Klose net bir golü harcıyor ama üzülmüyor çünkü bir dakika sonra organize bir atakta Almanya ikinci golü buluyor, golün adı da Podolski oluyordu. Dakika 37'de gollük bir orta izledik, Gerrard çok güzel kesti, ikincisi ilki kadar açık olmasa da iki golde de hatası bulunan Upson skoru 2-1 yaptı. 39. dakikada -Capello ve bazılarına göre erken olsa da maçın kırılma anı- ilginç bir pozisyon izledik. Yıllar öncesine döndük. 1966'da İngiltere ev sahipliğindeki dünya kupasında, finalde Batı Almanya ile İngiltere karşı karşıya geliyordu. Normal süresi 2-2 biten maçın uzatma bölümünde İngiltere'den Geoff Hurst'ün vurduğu top önce üst direğe daha sonra yere düşüyor, topun tamamının çizgiyi geçmemesine rağmen maçın yan hakemi orta çizgiye koşuyor, orta hakem de golü veriyordu. İngiltere 4-2'lik skorla o gün dünya şampiyonu, o golde İngiltere'nin 3. golü oluyordu. Daha sonra her iki ülke üniversitelerinde araştırmalar yapıldı, yazılar yazıldı, tartışmalar sürdü gitti. Skor değişmemiş İngiltere dünya şampiyonu olmuştu. Dönelim tekrar 39. dakikaya, Lampard aşırtma bir vuruş yaptı, 44 yıl öncesinde olduğu gibi top yine Almanya üst direğine vurdu ama bu sefer açık bir şekilde(bir kaç metre) çizgiyi geçip kale içine düştü. O kadar ki top kale içinde üst ağlara hafif bir değer gibi oldu, hatta ağlar da açıkça uzun bir süre sallandı sallandı sallandı, sonra durdu. Capello ve Trt spikeri dahil herkes gol izledik diye birbirleriyle konuşuyorken, yan hakem bu sefer 44 yıl öncesinin karşıtı bir karar veriyor, orta hakem Larrionda da yardımcı hakemine uyup devam diyordu. Tekrar tekrar izlendiğinde ise pozisyonun bariz gol olduğu görülüyor, akıllar 44 yıl öncesine gidiyor, bazıları gülüyor, bazıları üzülüyordu. İlk yarı bu tartışmalar içinde bitti. İkinci yarı ise İngiltere'den hatırladığım tek pozisyon vardı. O da Lampard'ın frikiğinin üst direkten dönmesiydi. Geri kalan tüm dakikalar Almanya'nın dominantlığı altında geçti, gitti. Başka da bir şey yoktu. Şimdi yazımın son bölümüne geçiyorum.

İnce Çizgiler :

- Löw, Mesut Özil'i kullanmasını iyi bildi. Bu maçta da net bir şekilde belli oldu ki Mesut Almanya için anahtar rolde. Belki bazı anlarda hiç sahada yokmuş gibi veya etkisiz görünüyor ama Löw takım düzenini Mesut'un üzerinden kuruyor.

- Capello kötü bir dünya kupası geçirdi. Takımını oturtamamış, kupaya hazırlayamamış.(fiziksel ve mental olarak) İngiltere dağınık, kimin nerde oynadığı belli değil. Kabul edilebilir ki Ferdinand'ın olmaması büyük eksiklik ama İngiltere gibi bir takımın onun yerine mutlaka iyi birini geçirmesi gerekiyordu. Capello bu konuda bir B planı yapamadı.

- Capello kötü tercihler yaptı ilk 11'i için. Bu maçla ilgili konuşmak gerekirse, Milner'e uzun süre tahammül etti. Gerrard ancak çok çaresiz kaldığınızda sol tarafa koyabileceğiniz bir futbolcudur. Barry ise tam bir ön libero değil. Bir kesici özelliğini yansıtmıyor. Rooney çok formsuz ve yorgun onun yerine başka bir oyuncuyu koyup başka çeşitli varyasyonlar deneyebilirdi. Bunun gibi bir çok yanlış seçim sayabiliriz. Sabit düşüncelerle 11 kurmaya çalıştı Capello. Örneğin grupta son maçı bu kadro kazandı ama o gün rakip Slovenya idi. Şimdi Almanya, taktiğini, oyuncu tercihlerini rakibine göre değiştirmen gerekir. Hocalık, iyi hocalık bunu gerektirir.

- Turnuvadaki takımların önemli bir özelliği, her takımın ileride topu ayağında tutan, fizik gücü yüksek -bazıları güçlü - santrafora sahip olması. İngiltere inatla bu kurala aykırı hareket etti. Rooney bu görevi yapamadı çünkü yorgun, Heskey de bu görev için oldukça yaşlı ve azimsiz. Bu mevkide belki Crouch denenebilirdi diye düşünüyorum.

- İyi bir kalecinin bir takım için ne denli önemli olduğunu bir kez daha gördük. Kaleciye baktığında güven verecek, için rahat olacak. Bu gözle her iki kaleciye bir kere daha bakıp aslında bu farklı skorun en önemli sebebini görebiliriz.

- Gelelim Sir Alex Ferguson'un çıkardığı sonuca : " Avrupa'da, özellikle İngiltere'de, sezon zor geçiyor. Sezon sona erdikten 3-4 gün sonra ise oyuncular, milli takımına katılıyor. Ocakta bir aylık tatile girdiği için Almanlar, dünya kupasında herkesin beklediğinden daha iyi oynuyorlar."
Önemli bir noktaya değiniyor Sir. Aslında Ferguson bu uyarısının benzerini turnuva öncesinde de yapmıştı. Deneyimli hoca, İngiltere milli takımından çok fazla başarı beklenmemesi gerektiğini belirtip, Premier lig'de futbolcuların haftada neredeyse üç maç yaptığını ve turnuvaya bitkin ve yorgun bir şekilde gittiklerinin altını çizmişti. Bunu aslında gözlerimizle gördük maçlarda; Terry, Gerrard, Lampard ve Rooney gibi önemli futbolcular, sahada tel tel döküldü, aslında iyi şeyler yapmak istiyor ama ayakları gitmiyor gibiydi. Bir futbolcu için en acı durumdur bu. Çaresizliktir bir nevi.

- Bundan sonra ne olur; büyük ihtimal Almanya - Arjantin çeyrek finali olur. Capello ve İngiltere'de hotel rezervasyonlarının hesabını kestirip yavaş yavaş eve dönüş hazırlıklarına başlarlar.

Bir sonraki " Futbol'un Dili " bölümünde görüşmek üzere..

Hakan Tamtürk

25 Haziran 2010 Cuma

"Demokratik ve Özgür Toplum Fikrinin Güney Afrika'daki Mimarı'nın Toprağında Bir Dünya Kupası"


FUTBOL'UN DİLİ 1

2010 Dünya Kupası Analizi 1

Grup Maçlarında Akılda Kalanlar :

Birkaç dakika 2006 dünya kupasına dönelim. Grup maçlarından sonraki ilk eleme maçlarından bir tanesini iyi hatırlıyorum. E grubu birincisi İtalya, F grubu ikincisi Avustralya'yı Totti'nin penaltı golüyle 1-0 elemiş ve final yolunu belki de haksız bir biçimde aralamıştı. Hakemin verdiği yanlış penaltı kararı ile Hiddink'in takımı Avustralya'nın üstün ve güzel futbolu birbirleri karşısında dikilmiş gibiydiler o gün. Kazanan da hakemin verdiği haksız penaltı kararı, yani İtalya idi. O italya'nın karşısına finalde, Zidane'li Fransa dikiliyor, kupayı Lippi'nin İtalyası kaldırıyor, finalden/futboldan çok Zidane'nin İtalyan futbolcu Materazzi'ye attığı kafa manşetleri ve gündemi kaplıyordu.

2010 Afrika dünya kupası başlamadan önce hepimizin dileği ve beklentisi tabi ki iyi futbol, güzel goller ve bol skorlu maçlardı. Aslında ne yalan söyleyeyim, ben böyle olmayacağını az buçuk tahmin etmiştim. Nedenini yazımın içinde belirteceğim ama önce özel olarak Fransa milli takımını ele almak istiyorum. Kupaya gelişleri kadar gidişleri de büyük olay olan Fransızlar için ne denirse az gelir heralde. Henry'nin elinin yardımıyla attırdığı golle kupaya gelen, kötü performans ile grup sonunculuğu, Domenech'in 23 kişilik kadro seçimi ve kupadaki 11 seçimi, takım üstündeki otoritesinin yaprak misali sallanması, Anelka ile yaşadıkları ve en sonunda futbolcuların antrenmanı zam bekleyen işçiler misali boykot etmesiyle kupaya veda eden Fransa. Yazımın ilk paragrafında belirttiğim üzere son dünya kupası finalistlerinden, kaybeden, kupaya futbolu ile konuşulmadan veda ediyordu hemde grup sonunculuğuyla. Neyse ki Fransa elendi, A grubunda sonuncu oldu, takım ülkesine döndü de, tartışma Sarkozy ile ülke sınırları içine hapsoldu, tabi şimdilik. Fransa'ya bu bölümde özel olarak değindim, şimdi diğer takım değerlendirmelerine geçebilirim.

Kabus gibi geçen ilk grup maçları sonunda aklımızda kalan birkaç nokta vardı ama bunlardan en önemlisi; defansif futbol ve beraberliklerdi. Dünya kupasına gelen takımların hocaları sanki kupadan önce bir toplantı yapmış, toplantı sonunda oy birliğiyle en iyi savunma yapan takımın, en az gol yiyen takımın şampiyon olacağına karar vermişlerdi. Bu belki işin esprisi ama çoğu teknik adamın kafasının bir köşesine Mourinho'nun birkaç hafta önce kazandığı kupaların kazanılma şekli yerleşmiş gibiydi. İlk maçlara baktığımızda bir ara Mourinho-nizm gibi bir akımın başladığını düşünmüştüm. Aslında hala öyle düşünüyorum ama birkaç takım beni bu fikrimden caydırmaya çalışıyor, iyi ki de öyle yapıyorlar. Açıkçası bu konuyu şu cümleyle noktalayabiliriz, 'Futbola tek Mourinho yeter, fazlası zarar olur, hatta futbol yok olur.'

A grubunda Uruguay fırtınası vardı sanki. Grup maçlarında belki de en 'takım' görüntüsünü verdi Uruguay. Forlan'ın geçen sezon ki performansı yükselerek artıyor, onun önderliğinde Uruguay yarı final görebilir diye düşünüyorum. Kupadan önce ismi pek de anılmayan mavilerde, grup maçlarında en göze batan oyuncu bana göre Suarez. Ajax fabrikasının son yıllardaki en büyük çıktısı olan futbolcu, geçen sezon da Avrupa'da en fazla gol atan oyuncu olmuştu. İleri ucun her yerinde oynayabilen Suarez; seriliği, sürati ve uyumuyla benim önemlilerimden. Çeyrek finale çıkma maçında da Uruguay, Güney Kore karşısında biraz daha ağır basıyor. Güney Afrika zayıf bir takım ve bence yine de gruptan çıkış biletini almak için iyi zorladılar -biraz da seyirci desteğiyle, gerçi vuvuzela ile ne kadar destek olabilecekse- ama üst tura çıkamadılar. Meksika gruptan çıkabilecek iki takımdan biriydi kupadan önce çoğu futbolsever için ve öyle de oldu. Meksika demişken, Dos Santos parlamaya çalışan ama bunu bir türlü başaramayan bir yıldız gibi, her maçta zorluyor zorluyor zorluyor ama sonuçta kişisel olarak ortada hiçbir şey yok. Neyse ki üst tura çıktılar. Meksika'nın üst turdaki rakibi Maradona'nın Arjantin'i. Tarihinin en zor dünya kupasına katılım sürecini yaşayan Arjantin grup maçlarında Maradona'nın karizması, Messi ve arkadaşları ile birleşince farklı bir şekle büründü. Açıkçası bu rüzgar onları en azından bir yarı finale sürükleyebilir. C grubunda son dakika golü ile grup birincisi olan Amerika, futbolsal olarak bakıldığında çoğu kişinin olduğu gibi benim de sempatimi kazandı. Mücadelesi, takım oyunu, mütevazi kadrosu ile Amerika belki de ilk kez bir alanda arkasındaki desteği tüm dünyaca giderek arttırıyor. Yine de gruplardan çıkan tek Afrika takımı olan Gana ile yapacağı maçta ortada geçecek gibi duruyor. Onları çeyrek finalde görürsek şaşırmayalım bence. Turnuva öncesi favori takımım olan -Capello faktörü ile- İngiltere son grup maçı hariç sanki turistik gezi için Afrika'ya gelmiş gibiydi. Etkisiz futbolunu, kötü kalecileri ve Rooney ile birleştirince ortaya hakikaten çok kötü bir yemek çıkıyor. Düşünün bu kötü yemeği Profesör Capello bile zorla adam edebildi. O da sadece şimdilik. Çünkü karşılarında bundan önceki futbol ideolojilerine aykırı bir futbol mentalitesi ile oynayan, yılların katı/sağlam takımı panzerler var. Dedim ya bu sefer bir farklılar. Dünya kupalarında en fazla final oynayan takım Almanya'yı konuşurken bahsetmemiz gereken bir kişi daha var sanırım. 3. kuşak bir Türk olan Mesut Özil şuanda Almanya'nın yani Löw'ün üstüne sistem kurduğu bir futbolcu. Bana göre Almanya'nın bu hareketli futbolunun anahtarı da Mesut Özil. Heralde onu izlerken benim gibi herkesin biraz yüreği yanıyor ama şunu belirtmekte fayda var bu dünya kupasında bizim tek tesellimiz de o.(ve onun gibileriydi: Eren Derdiyok, Gökhan İnler, Hakan Yakın) Almanya turnuva takımı kimliğini sürdürebilecek mi bilmiyorum ama benim favorim İngiltere. Bunu söylüyorum ama yanılma ihtimalim de yüksek, bu yüzden bu kararımı üstüne basarak söylemiyorum. Capello faktörü öne çıkabilir diye düşünüyorum lakin heralde hepimizin ortak bir kanaati var ki o da bu maçın erken bir turda oynandığı. Hollanda belki de her kupanın en renkli ama bal yapamayan arı niteliğindeki takımı. Bu sefer öyle aham şaham bir futbolla başlamadılar kupaya ve sonunu getirme ihtimalleri olabilir. Çok kötü İtalya karşısında galip gelip üst tura çıkan Slovakya karşısında favori portakallar. Yazımın ilk paragrafına geri dönelim. Anlattığım o hikayede kazanan bir takım vardı. O kupayı kazanan takım, bir diğer deyişle son dünya şampiyonu olan takım bu dünya kupasında grup sonunculuğu ile ülkesine döndü. Aslında as kalecisinin yaptığı şu açıklama her şeyi aydınlatıyor ve daha net anlamamızı sağlıyor: "Evet inanılması zor ama bu doğru, biz eve dönüyoruz. Yeni Zelanda ve Slovakya gerçekten saygıdeğer takımlar ama daha fazlası değiller. Grubumuzdaki takımları mağlup etmeyi başaramayınca bu kaçınılmaz oldu ve evimize dönüyoruz." Evet Buffon haklıydı, son dünya şampiyonu İtalya kupada galibiyet bile alamadan F grubunu sonuncu tamamlıyordu. Paraguay benim grup maçlarında oynadığı futbolla favori olarak gördüğüm takımlardan. Karşılarında Danimarka'yı kupa dışında bırakan Japonya var. Japonlar da hızlı ve presi sahanın her alanına yayabilen bir takım ama Paraguay %51 ile benim tablomda favori. Brezilya deyince heralde herkes şöyle bir yutkunur. Dünya kupasını en fazla müzesine götüren(5) bu takım, gruplarda öyle iç açıcı bir futbol oynamadı ama gruptan lider çıktı. Kötü futbol ama sonuç oyunu ile üst tura çıkan Brezilya'da konuşulacakların başında Elano geliyor bence. Ülkemizde güzel bir karşılamanın sonunda belli bir zaman sonra her yabancı oyuncunun uğradığı futbolcu olup olmadığı tartışması Galatasaraylı futbolcuyu da vurmuştu. Bu yüzden moralsiz ve formsuz gitmişti kupaya ama grup maçlarında attığı iki golle en önemli oyuncu şuan milli takımında. Şanssız bir şekilde Fil dişi maçında sakatlandı ama verilen son bilgilere göre durumu şuan iyi ve ileri ki turlarda onu izlemeye devam edeceğiz. Bu arada teknik direktör Rijkaard ile yönetim Elano konusunda hala zıt düşünüyorlarmış, heralde yöneticiler milli takımımız gidemedi diye dünya kupasını boykot ediyor, maçları izlemiyorlar. Belki de Brezilya maçlarını izlemiyorlar, kim bilir? Üst turda Brezilya'nın karşısında Şili var. Brezilya bu kupayı alabilecek en önemli favori ve bu yüzden Şili'nin işi bir hayli zor ama sonuçta sürprizlerin bol olduğu bir dünya kupası yaşıyoruz. Cristiano Ronaldo'lu Portekiz ise son Avrupa şampiyonu İspanya ile oynayacak. Bu maç güzel olabilir zira ne İspanya normal olan süper formunda ne Portekiz kolay lokma. Ayrıca Ronaldo'ya bir parantez açalım. Dünya kupası maçlarında kaptan Ronaldo. Her topun başında o, maçlarda garip mesafelerden şutlar atan o (bunu Hollanda'dan Sneijder ile Şili'den Sanchez'de çok yapıyor, kim çıkardı bu modayı?), topu ayağına alınca kafasını kaldırmayan o. Sanki bir şeyleri ispat etmek ister gibi, sanki kendi kendine oynuyor gibi. Umarım bir an önce düzelir, çünkü ben eski Ronaldo'yu özledim. Umarım bir an önce düzelir, çünkü düzelmezse onu bekleyen Mourinho var, ben karışmam. Bu dünya kupasında olmayacak futbolcular arasında gösterilmişti, Didier Drogba. Fil dişi'nin Japonya ile oynadığı hazırlık karşılaşmasında kolu kırılmıştı. Herkesi hayal kırıklığına uğratan bir haberdi bu. Mourinho'nun dünya futboluna sunduğu, ideal santrafor tipine bariz bir şekilde uyan bir futbolcu Drogba. Futbolunu bir kenara bırakırsak, sakat sakat, özel alçı ile dünya kupasında oynaması da daha çok kaynaştırdı futbolseverlerle Drogba'nın arasını. Çok radikal olacak belki ama şuan da günümüz futbolunda, dünya coğrafyası üzerindeki en iyi santrafor diyebiliriz onun için. Belki bazılarımızın kulağına abartılı bir cümle gelebilir ama iyi düşündüğümüz zaman onun bir takım için ne kadar önemli olduğunu net bir şekilde görebiliriz. İspanya ise kötü başlayan turnuvaya özenip kötü başlayan favorilerden, son dönemde favori takım özelliğini Brezilya ve Arjantin'e kaptırsa da sonradan açılan İspanya bana daha korkutucu ve tehlikeli geliyor.

2010 dünya kupasında Afrika takımları tel tel döküldü. 6 Afrika takımıyla başlayan turnuva, tek Afrika takımıyla(Gana) sürecek. Amerika takımları Afrika takımlarına nazire yaparcasına başarılı. 8 takımdan 7'si yoluna devam ediyor (Bir tek Honduras elendi). Kupaya en fazla takım gönderen kıta olan Avrupa(13), 7 takımını kaybetti, geriye kaldı 6 takım.(Almanya, Hollanda, İngiltere, İspanya, Portekiz, Slovakya) Asya takımları %50 başarı ile devam ediyorlar. 4 takımdan 2'si yoluna devam edecek.(Güney Kore ve Japonya) Tek Okyanusya takımı Yeni Zelanda zaten öyle uzun süreliğine gelmemişti turnuvaya. Kötü başlayan bu turnuva bence bundan sonra 'iyi' kimliğini yakalayacak. Zira dünya kupası şimdi başlıyor. Artık takımlar için bir sonraki maç olmayabilir. "Kaybedecek çok şey yok ama kazanacak çok şey var" sözünü şimdi sandıklardan çıkarma vakti, hazır sandıkları çıkarmışken şu vuvuzela denen aletleri de toplayıp sandıklara kapatalım, belki biraz taraftar sesi duyarız. Hele bir de Ömer Üründül kendisine biraz tatil verip bundan sonraki maçları sadece izlerse geri kalan maçlarda hiç gol olmasa da çok üzülmeyiz heralde. Sürekli 'Enteresan' kelimesini ve 'Bloklar halinde futbol' kelime grubunu duymaktan çok sıkıldım ve -dık. Zevkli, bol pozisyon ve bol gollü, az sakatlık haberli maçlara.

Bir sonraki " Futbol'un Dili " bölümünde görüşmek üzere..

Hakan Tamtürk

14 Haziran 2010 Pazartesi

"Yeter, söz milletin olamaz!"


TARİH'İN SÖYLEDİKLERİ 1

Bir Demokrat Parti İncelemesi :

Bundan elli yıl önce, 27 mayıs sabahına Türk halkı farklı bir şekilde uyanıyor, Alparslan Türkeş'in soğuk sesi radyoda yankılanıyordu. Beklenen ihtilal gerçekleşmiş ve on yıllık Demokrat Parti iktidarı asker gücü ile devrilmişti. Halkın ilk kez adil bir şekilde seçtiği başbakan, bir diğer deyişle Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk demokratik başbakanı Adnan Menderes de çoğu Demokrat Parti'li gibi Yassıada'nın yolunu tutmuştu. Halk egemenliğine vurulan en büyük darbelerden biri olan ve hala daha tam manasıyla gün yüzüne çıkmamış sırlarıyla 27 Mayıs, bir başbakan ve iki bakanın canına mal olmuş ve Türkiye büyük bir gözyaşının içine düşmüştü. Peki bu süreç nasıl işlemişti? Demokrat parti on yıllık süre içerisinde neler yapmıştı ve sonunda Yassıada'ya nasıl gelinmişti? "Tarih'in Söyledikleri" bölümünün ilk konusunu bu şekilde kısaca anlatmış oldum, şimdi makaleye giriş yapabilirim.

Kuruluşu ve Yükselişi :

1945 yılında 2.Dünya Savaşı bitmiş ve dünya devletleri rejim olarak çoğunlukla ortak bir düzene girmeye başlamıştı. İsmet İnönü'de bir muhalefet partisinin eksikliğini hissetmişti ki bunu beyanlarında da açıkça ifade etmeye başlamıştı. Bunlar sallanmakta olan bir dalı koparmaya yetmişti. CHP mebusları Celal Bayar, Fuat Köprülü, Refik Koraltan ve Adnan Menderes, yani meşhur 'Dörtlü Takrir' imzacıları yeni parti için son hazırlıklarını yapmışlardı. Demokrat Parti adında, ' Yeter, söz milletindir! ' sloganındaki parti Türkiye Siyasi hayatında büyük değişimlere yol açacak yolculuğuna başlıyordu. Onların CHP'den ayrıldığı en önemli nokta, laiklik tanımıydı. Onlara göre laiklik; din düşmanlığı değildi, olamazdı. Yine belirtmek gerekir ki dörtlü takrir'in içeriği kanun ve kuralların daha hürriyetçi bir anlayışla değiştirilmesi talebinde bulunuyordu. Ne yazık ki Demokrat Parti, iktidarı süresince, sıkıştığı durumlarda hiç de kendi eseri olan takrir'e uygun hareketlerde bulunmayacak ve anti-demokratik yollara başvuracaktı.

Çağ dışı uygulamalı, açık oy gizli sayım, 1946 seçimlerinden sonra CHP, padişah koltuğunu kaybedeceğini anlamaya başlamıştı. 1947 yılında program ve tüzüğünde değişiklikler yaptı. Kırsal kesimdeki delegelerin görüşleri onlar için önemli olmaya başlamıştı veya artık önemli olmalıydı. 'Katı laiklik' düşüncesi de yavaş yavaş bırakılıyordu. CHP kısaca, halkı kaybetmeye başladığını anlıyor gibiydi. 1949 yılında İmam Hatip okulları açıldı. Yine de tüm bu göz boyamalar işe yaramayacak, 14 mayıs günü yapılan genel seçimlerde DP oyların yüzde 53'ünü alarak Meclis'de 408 sandalye kazanacaktı.(487 mebuslu meclis) O zaman uygulanan çoğunluk sistemi bu yenilikçi ama bir o kadar da acemi partiyi 4.yılında, ezici üstünlükle iktidara taşımıştı. Belirtmek gerekir ki iktidarının daha hemen ertesinde gizli bir darbe teşebbüsü de yaşıyordu Demokrat Parti, bu kadar erken ve ciddi bir şekilde. Sanki hazin son daha başlangıçta belliydi, belirlenmişti onlar için.

İcraatları :

1.Demokrat Parti Dönemi

İlk işleri ezanın Arapça okunması yasağını kaldırmak oldu. Radyolarda dini yayın serbest oluyor, isteğe bağlı din dersleri de zorunlu kategorisine alınıyordu. Atatürk heykellerine yapılan saldırılarla 'kim daha fazla Atatürkçü?' yarışı başlıyordu, CHP ve DP arasında. 1951'de Atatürk'ü koruma kanunu meclisten geçiyordu. 1951'in sonunda ise Türkiye, Kore Savaşı'na giriyor ve sonunda bunun büyük mükafatı(!) olarak NATO'ya kabul ediliyordu. Bu biraz olsun iktidar-muhalefet yumuşaması olacaktı ancak geçici iyilik halinin ortadan kalkmasıyla hem muhalefet hem iktidar pençelerini birbirlerine daha görünür tutmaya başlayacaklardı. 1954'de Amerika'dan eli boş dönen Celal Bayar, çareyi muhalefete ve organlarına baskı yapmakta bulmuştu. Basın kanununun değişmesi demokratik ilkelerden birine atılmış kurşunun en büyüklerinden biriydi. 1954 seçimleri, var olan çoğunluk sisteminin ekmeğine yağ sürmesi ile, Demokrat Parti'nin iktidarını kuvvetlendirdi. DP'nin 488 vekiline CHP 31 gibi çok düşük bir vekil sayısıyla karşılık vermişti. Bu sonuç Türkiye'de asıl gerginliklerin başlangıcı gibiydi.

2. Demokrat Parti Dönemi

Cumhuriyet Halk Partisi'ni desteklediği için Adıyaman, Malatya'dan çıkarıldı, Kırşehir ili ilçe yapıldı. Bunları bir kenara koyarsak, Türkiye üzerinde kurgulanan kirli planlar su yüzüne daha net bir şekilde 6-7 Eylül 1955 olayları ile çıktı. "Ata'nın Selanik'deki evine bomba atıldı" yalan-tahrik haberiyle başlayan olaylarda -Rum vatandaşlarımıza karşı yürütülen ama asıl hedefi Türkiye ve Demokrat Parti olan- ülkedeki azınlıkların mallarına yönelik büyük saldırılar meydana geldi. Bu olaylarda iktidar partisinin ilk başlardaki gevşek tutumu da büyük rol oynadı. Yıllar sonra emekli bir orgeneralin itirafıyla Türkiye, derin devlet içindeki o esrarengiz ve kilit kurumun ismini duyacaktı : "Özel Harp Dairesi". Demokrat Parti bu olayla daha da köşeye sıkış(tırılacak)acak ve köşeye sıkıştıkça verdiği tepkilerde kendisine değil, onu alaşağı etmek isteyenlere yarayacaktı. 1956'da Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri kanunundaki değişiklikle, açık hava toplantıları yasaklandı, kapalı toplantılar izne bağlandı, tezahürat, gösteri ve protesto yasaklandı. Demokrat Parti bir kuyunun içine çekiliyordu ve faaliyetleri de bu sürüklenişi hızlandırıyordu. DP raydan çıkmıştı artık. Kurucularından biri olan Fuat Köprülü'nün istifası ile iyice panikleyen DP, erken seçim kararı aldı.

3. Demokrat Parti Dönemi

1957 seçimlerini de DP kazanmıştı ama CHP daha önce 31 olan milletvekili sayısını 178'e çıkarmıştı. Menderes öfkeliydi ve bu öfkesi son dönemine girdiği partisiyle onu kötü sona yaklaştırıyordu. Ekonomi küçülmüş, başlangıçtaki cicim yılları bitmiş, halk fiyat artışlarıyla tanışmıştı. Bütün bunlar olurken DP ve Menderes farklı ve tehlikeli bir sorunla karşı karşıya kaldılar. Siyasi tarihimize '9 subay olayı' olarak geçen 1958 yılındaki olayda bir subay darbe hazırlığı gerekçesiyle iktidarı uyarmıştı. Olay sonunda dokuz subay yargılandı ama hepsi aklandı, biri hariç. Aklananlar arasında olayı ihbar eden Samet Kuşçu yoktu. Bu subay iki yıl hapis cezası alacaktı. Celal Bayar yıllar sonra " 9 subay olayının üstüne doğru bir şekilde gidilseydi, 27 mayıs olmazdı" diyecekti. Demokrat Parti kadroları gelen tehlikenin farkında olmadığı gibi önünü de açmışlardı. Bu dönemden sonra ise darbe süreci resmen başlıyordu. Alt kadrolardaki askeri personel 27 mayıs hazırlıklarına başlayacaktı. Yanmak için çabalayan ateşin üstüne Demokrat Parti oksijen gazı vermişti. 1958 yılında ülke ekonomik bunalıma girmişti. DP buna rağmen çözümü farklı yönlerde arıyordu. 1958'de 'Vatan Cephesi' kuruldu. DP sanki savaşa gider gibi kendi tarafını belirliyor, halkı da buna alet etmeye çalışıyordu. Bunda başarılı da oldu, ülke artık çift kutup olarak ikiye bölünmüştü ve karışık bir hale gelmişti. 1959 yılında İngiltere'ye giden Adnan Menderes'in uçağı sis yüzünden düştü. Başbakan uçaktan sağ çıkan tek kişiydi. Yurda döndüğünde Menderes'i karşılayanlar arasında İnönü'de vardı. Bu sadece bir günlük bir ateşkesti. Uçak kazasından sağ kurtulan bu Aydınlı çiftçi başbakan iki yıl sonra dar ağacında idam edilecekti. Ülke krize doğru sürükleniyor ve memleketin önemli yerlerinde büyük olaylar yaşanıyordu. İp gibi gerilen halk da, siyasetteki gerginliği özümsemiş ve bunu olaylara karışarak ortaya koymaya başlamıştı. Uşak ve Topkapı olaylarında İsmet İnönü saldırılara uğradı. Birileri(!) istedikleri oyunu sahnelemeye başlamıştı. Hükümetin basına karşı tavrı daha da sertleşti. 1960 yılına kadar 1460 gazeteci yargılanmış, 577'si tutuklanmıştı. 1960 yılında Milli Şef İsmet Paşa son hamlelerini yapmaya başladı. Said Nursi ve başbakan ilişkisi bu yönde kullanılacaktı. Adnan Menderes'de keskin konuşmalar yapıyor, gerginliği daha da arttırıyordu. 'Odunu göstersem vekil seçtiririm.' , 'Siz isterseniz hilafeti de geri getirebilirsiniz.' ve en son olarak da profesör ve hukukçulara yönelik 'Kara cüppeli papazlar' tabirini kullanması bardağı taşıran son damlaydı. Kayseri'ye giden İnönü'nün treni durdurulacak, tüm engellemelere rağmen İsmet Paşa, iktidara meydan okuyarak Kayseri halkının karşısına çıkacaktı. Ünlü Tahkikat Komisyonu görüşmelerinde İsmet İnönü, o talihsiz konuşmasını yaptı ve gelen tehlikeyi tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. İnönü, DP'ye hitafen 'Bu yolda devam ederseniz sizi ben bile kurtaramam.' diyecekti. Bu konuşmaya rağmen komisyon kuruldu. Bu komisyon zamanın İstiklal Mahkemeleri havasıyla ülkede adeta korku rüzgarı estiriyordu. Menderes, halka güveni biraz abartmıştı ki uzaktan ona doğru gelmekte olan postalları görmüyordu. Başbakan sağlıksız kararlar almaya devam ediyordu. Derde derman olacak gibi İnönü'yü meclisten uzaklaştıran karar alındı. 1960 yılının baharıyla ülkede üniversite olayları patlak verdi. İstanbul ve Ankara'da sıkıyönetim ilan edildi. Harbiyelilerin ve üniversite öğrencilerinin '555K' günü gösterisiyle olaylar daha da büyüdü. Başbakan tartaklandı. 25 mayısta Menderes'i Eskişehir'de karşılamaya gelen askeri birliğin, elini sıkmak yerine başbakana arkalarını dönmesi gelinen son noktanın vahametini ortaya koydu. Menderes başkente bir daha başbakan sıfatıyla dönemeyecekti. 27 mayıs sabaha karşı 03.00'da Alparslan Türkeş'in sesiyle Türkiye karanlık bir döneme uyanıyordu. Öyle bir kara leke olacaktı ki bu, şuan bile izleri durmaya devam edecekti. Demokrat Parti dönemi resmen bitmişti, 10 yıllık halk egemenliği de sandıklara kaldırılmıştı. Halkın seçtikleri, halkın vergileriyle ayakta duran silahlı kuvvetler tarafından -ki büyük Türk ordusu(!) bunu alışkanlık yapıp her on yılda bir canı sıkıldığında yönetime el koyup silahı halkına çevirecekti- iktidardan indiriliyordu.

Yassıada Nedir?

Yassıada karanlıktır. Yassıada saygısızlıktır, zulüm, insafsızlıktır. Haksızlıktır Yassıada. Yassıada iğrençliktir, acıdır, gözyaşıdır. Affedilmeyen ve affedilmecek olandır Yassıada. Hatadır Yassıada. Üç önemli ve değerli insanın mezarı yapılmıştır Yassıada. Yassıada halka karşıdır, zannedilmiştir ki bu millet bu yapılanı unutur! Halkın darağacına götürüldüğü yerdir Yassıada, egemenliğin ayaklar altına alındığı, kirli ellerin, postallıların fütursuzca halkı sindirmesidir Yassıada. 11 ay 1 gün sürmüştür Yassıada ve sonunda Türkiye'nin ilk demokratik başbakanı ve onun iki bakanı hunharca öldürülmüştür.

Bir sonraki "Tarih'in Söyledikleri" bölümünde görüşmek üzere..

Hakan Tamtürk

Yararlanılan Kaynaklar :

1) APUHAN Recep Şükrü, 27 Mayıs'dan Yassıada Mahkemelerine 'Menderes'
2) HÜR Ayşe, Dersimiz Demokrat Parti, 30 Mayıs 2010 - Taraf Gazetesi
3) Ntv Tarih Dergisi, Mayıs Sayısı - 27 Mayıs 1960 50. Yıl