
Uluslararası ilişkilerin tarihinde, hemen hemen her dönem mevcut bulunan en temel kaygılardan biri ‘güvenlik içinde olma’ halinin sağlanmasıyla ilgilidir. Güvenlik içinde olmak için ne yapmak gerektiği, güvenliğin kimin için olduğu, hangi araçlarla güvenliğin sağlanabileceği gibi sorulara cevap verebilmek için, öncelikle güvenlik kavramının tanımını yapmak gerekir. Ben bu yazımda 20. Yüzyılın ikinci yarısı kuramlaştığı söylenen, Uluslararası İlişkilerin en temel yaklaşımlarından birisi olan Realizm ile 1990’lı yıllarla birlikte Uluslararası İlişkiler alanına pozitivist ile post-pozitivist arasında ‘üçüncü bir yol’ konumlandırılmasıyla yeni bir teorik yaklaşım getiren Konstrüktivizm akımlarının güvenlik kavramına bakışlarını yansıtmaya çalışacağım.
Realizme Göre Güvenlik Kavramı
Uluslararası ilişkilerde hala hakim paradigmalardan biri olarak görülen Realizmin felsefi temelleri Thomas Hobbes’a kadar dayanmaktadır. II. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin yeni Uluslararası ilişkiler sisteminde süper güç olmasıyla paralel doğrultuda gelişim gösteren realizmin temellerini ilk olarak E. H. Carr ve Hans Morgenthau belirlemiştir. Realizm akımını kısaca tanımlamak gerekirse;
“…realizm, üç temel varsayım üzerine kurulmuştur: İlk varsayım, devletlerin uluslararası politikada başlıca aktörler olduklarını öngörür. İkinci olarak; iç politika ile uluslararası politika arasında keskin bir ayrım bulunmaktadır. Son varsayıma göre, disiplinin odağı güç ve barış olgularının incelenmesidir… Realizmin, dünya politikasını irdelemekte kullandığı üç anahtar kavram; ulusal çıkar, güç maksimizasyonu ve güç dengesidir.”[1]
Pozitivizmin kendi mantık çerçevesinde bulunan ‘gerçek’ kavramı, Realizm kuramının da pozitivist teori olma özelliğini sağlar. Bu ‘gerçek’ kavramı adeta kendi kendisini doğrular. Zira temelinde ulusal çıkar, güç ve egemenlik barındırmakla beraber, ayrıca sisteme içkin anarşi ve insanların egoist özellikleri birbiriyle ilişkili olup, uluslararası politikayı anlamlandıran kavramlardan bir tanesi olmaktadır.
Tarih içerisinde bir diğer realist kuram referansı noktasında bulunan isim Machiavelli’dir. Ona göre; siyasetin en temel amacı devletlerin bekasının (survival) sağlanmasıdır. Bu yüzden ahlak, çıkara hizmet ettiği müddetçe, uyulmasında fayda sağlayacak bir araç özelliği taşır. Bir diğer yandan yöneticilerin temel amacının devletin güvenliğini ve bekasını sağlamak olması gerektiğine göre, ulusal tehdit oluşması halinde ahlaki normlara bakılmaksızın, çıkar doğrultusunda ne gerekiyorsa o yapılmalıdır. İdealizmin bu konuda biraz yetersiz kaldığı ve normatif bakış açısına sahip olması sebebiyle barışı sağlayacak bir denge oluşturmaktan çok uzak kaldığı savunulur.
İnsanların doğası gereği bencil ve kötü birer varlık olduğunu savunan ve özcü bir analiz yapan Morgenthau’ya göre ise, insanların barındırdığı bu özellikler, devletlerarası ilişkiler düzlemine aktarıldığında, devletlerin geliştirecekleri politikalar tıpkı insan doğasının gerektirdiği davranış biçimlerine paralel olacaktır. Yani devletler de bir şekilde bencil(yani sadece kendi çıkarları peşinde koşan) ve kötü(yani kendi çıkarları peşinde koşmanın sonucuyla güç kullanmaktan çekinmeyen ve yine bu çıkarları doğrultusunda güçsüz devletleri dışlayan ve kullanan bir siyasi kurgu) bir şekle bürünecektir. Bu anlayışın açıklamakta yetersiz kaldığı noktalar ise devletlerin sahip olduğu ideolojileri veya yöneticilerinin, politikalar üzerinde etkili olabileceği varsayımlarıdır. Sonucunun ‘savaş’ noktasına gelmemesi için tek çıkar yol ise güç dengesinin(power balance) oluşturulmasıdır, işte ancak bu şekilde yapısal anarşi kontrol edilebilir düzeyde tutulur ve ‘savaş(lar)ın’ önüne geçilebilir.
Realizmin aldığı eleştirilerden bir diğeri, anarşinin var olmadığı varsayımıyla temellenir. Uluslararası sistemde aslında var olmayan anarşiyi, varmış gibi göstermek ve bu doğrultuda politika oluşturmanın sonucu olarak ortaya çıkan güvenlik ikileminden sonra, belirsizlik ve korku etkenlerinin de katılımıyla, tam güvenlik durumunun oluşması her halde mümkün değildir. Zira buna göre, bir ülkenin tam güvenlik içinde olması ile diğer ülkelerin güvenlikte olması durumu ters orantı gösterir ve bu çatışmalara sebep olabilir. Bir süre sonra, bu durumun sonucunda anarşinin var olduğu telkinlerinden dolayı anarşi, gerçeklik algısına dahil edilir ve paradoksal bir durum meydana gelir.[2]
Klasik realizmin güç dengesi kavramını temel değişken olarak kabul etmesini ve uluslararası sistemin ekonomik boyutunu ihmal etmesini eleştiren ve bu doğrultuda aynı zamanda Marksist kuramlara alternatif oluşturmak amacını taşıyan düşünürler, 1980’li yıllarda neo-realistler olarak adlandırılmışlardır.[3] Klasik realizmin, ideolojileri sert bir şekilde reddeden söylemine karşı neo-realist akımın temsilcileri; ideolojinin sosyo-politik alanda var ve hatta idealler bütünü olduğundan bahseder. Bu görüşe göre güç kavramı uluslararası sistemde yine önemli bir yer tutar. Gücün hiyerarşik dağılması güç dengesini oluşturur. Hegemonik devletlerin az olması Uluslararası konjonktürde istikrarın süresiyle ters orantılıdır. Örneğin, II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan uluslararası sistemde belirleyici iki süper güç vardır(Abd ve Sscb) ve Soğuk Savaş bu açıdan bir durağanlık ile istikrarın sembolüdür. Yani iki süper güç devletin sadece kendi arasında çekiştiği, yine Uluslararası aktörlerin bile onların gücüyle siyasi arenada yer almaları, bu dönemin kısa bir özeti gibidir. Neo-realistlerin klasik realistlerden ayrıldığı önemli bir nokta; Uluslararası alanın, diğer alanlardan özerk bir bölüm oluşturmadığı ve ekonomik ilişkiler çerçevesinde politikaların da oluşturulduğu veya devletler için bu değişkenin de önemli olduğudur. Ayrıca önde gelen neo-realist düşünürlerden biri olan Waltz’a göre, klasik realizmin uluslararası sistemin yapısal koşullarından çok, kişilere bağlı analizlere yer vermesi de kuramsal bir bütünlük oluşturmanın önündeki en büyük engellerden biridir.[4] Aslında geniş perspektiften bakıldığında, realizmi uluslararası sistemde temel paradigma haline getirmek neo-realist düşünürlerin temel amacı olduğu görülebilir. Bunun yanı sıra, bu kuramcıların inceleme alanları modern devletlerin hegemonya mücadeleleri ile mücadele alanları ve araçlarıdır.
II. Dünya Savaşı realizmin gelişim evresini teşkil etmiştir. Savaş sonrasında, uluslararası sistemde güç dengesi sağlanmış ve buna bağlı olarak da güvenliğin maksimize edilmesine çalışılmıştır. 1962’de yaşanan Küba Füze Krizi’ne kadar olan dönem, iki ülkenin de temel güvenlik politikasının, üstünlük sağlamak amacıyla tahrip gücü –görece- daha yüksek silahlar üretmesi ekseninde oluştuğu görülmüştür.[5] Bu dönemde realist teorinin bahsettiği güvenlik anlayışı çerçevesinde, mutlak güvenliğin sağlanması amacıyla, öteki tarafa karşı ezici üstünlük sağlamanın en etkin aracı askeri gücün artırılmasıydı. Bu doğrultuda çalışmalarını ve mücadelesini sürdüren Amerika Birleşik Devletleri, Soğuk Savaş’ın yaklaşık ilk on yılında nükleer güç sahipliği açısından Sovyetler Birliği’nden görece üstün sayılabilirdi. Aynı dönemde -daha sonra neo-realistlerin de dünya siyaseti bakımından ‘güç’ kavramının yanında bir başka önemli gördükleri ‘ekonomi’ kavramı- ekonomik alandaki projelerini de geliştiren ABD bu güvenlik ortamını pekiştirmeye çalışmıştır.(Truman ve Marshall doktrinleri)
Soğuk savaş döneminin başlamasıyla birlikte güç dengesinin temel iki özelliği olan uluslararası ortamda gücün dengelenmesi ve sistemde güçlü konumda bulunan unsura karşı kolektif savunma argümanları geliştirilmeye çalışılmıştır. Her iki süper gücün kendi tarafına çekmeye çalıştığı diğer ülkelerin, iki büyük ülkeden beklentisi ‘güvenlik’ kavramıyla açıklanabilirdi. Yani karşı bloktan bir ülkeden gelebilecek herhangi bir saldırıya karşı, savunma desteği veya saldırı gerçekleşmeden önce karşı tarafı caydırıcı güçlerin ortaya konmasıydı. Bu amaçlar doğrultusunda, bilindiği gibi batı bloğunda ABD’nin mimarı olduğu NATO, sonrasında buna benzer savunma ortaklıkları olarak Bağdat Paktı, Balkan Paktı ve Güneydoğu Asya Antlaşması Teşkilatı (SEATO) oluşturulmuştur. Aynı şekilde doğu bloğunda da ideolojik temelli ekonomik işbirliği hedefiyle COMECON, güvenlik temelli benzer bir birliktelik olarak ise SSCB’nin liderliğinde Varşova Paktı oluşturulmuştur. 80’lerin sonuna kadar bu iki süper güç, -aradaki detant(yumuşama) dönemini saymazsak- birbirleriyle rekabet ve güç savaşı içinde olmuştur. Yazımın girişinde bu dönemi, Realizm’in kendisini kurumlaştırdığı dönem olarak isimlendirmiştim.(1950’lerden sonrası için) 90’lı yıllarla birlikte Realizm akımına getiriline eleştirilerden birisi de akımın kendisinin güvenlik konusundaki referansı olan ‘devlet’in güvenliği sağlanırken veya hedef bu iken insanların güvenliğiyle ilgili hayati bir noktanın ihmal edildiğinden söz edilmiştir. Yani insanların güvenliğinin, devletlerin güvenliğine değişildiği, insanların en önemli güvenlik ölçüsü olan yaşamlarını sağlıklı bir şekilde devam ettirebilmeleri konusu çok geri plana itilmiştir. Bu noktada, tabi ki özgürleş(tirme)me ile güvenliğin beraber sağlanması düşünülmemiş, sadece devlet bekası önemli tutulmuş, bireylerin ve sosyal grupların istediklerini tercih edebilme veya uygulayabilme önündeki engeller bir hayli artmıştır. Realist pratiklerin uygulandığı dönem haliyle savaş çıkması ihtimali ve yüksek askeri tehdit algılanması durumu ile bireysel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasını beraberinde getirmiştir. Tüm bu anlatılanlara göre, güvenliği sağlayan temel araç, güç ve baskı düzeni olarak görülmüştür.
Konstrüktivizme Göre Güvenlik Kavramı
Eleştirel teorilerden biri olan Konstrüktivizm, insan algısının dışında herhangi bir toplumsal – siyasal gerçekliğin olmadığından bahseder. Konstrüktivizme göre bireylerin ve toplumsal grupların kendi hayatlarını ve gerçekliklerini oluşturma sürecinde, aidiyet faktörlerinin yanı sıra içerisi ve dışarısı da bu noktada etkili olur. Konstrüktivist düşüncenin temel savı; devletlerin sosyal birer varlık oldukları ve uluslararası alanın da sosyal bir ağ olduğudur.[6]
Ulusal çıkar kavramı Konstrüktivist düşünürler açısından önemlidir. Zira Realizm’in bahsettiği gibi ulusal çıkarlar verili bilgi olarak ele alınamaz. Ulusal çıkarlar; siyasal, tarihsel ve sosyo-kültürel ilişkiler çerçevesinde ancak süreç içerisinde inşa edilebilir. Ulusal çıkar, uluslararası politikanın açıklanabilmesi için önemli bir analiz birimidir. Devletin uyguladığı politikaların meşrulaştırılması ve destek sağlanması biçiminde anlaşılır.
Uluslararası ilişkiler ortamında temel olgu olan devletler, tüm davranışlarını kimlik ve çıkarlar üzerinden belirler. Kimlik ve çıkarlar ise sosyal yapılarca oluşturulur ve zaman içerisinde değişiklik gösterebilir. Söz konusu sosyal yapıların ne şekilde oluştuğu noktasında da Neorealistler ve Konstrüktivistlerin farklı görüşleri vardır. Konstrüktivistlere göre; toplumsal ilişkiler, ortak bilgi (shared knowledge) , maddi kaynaklar ve pratikler ekseninde oluşur.
İlk olarak sosyal yapının bir kısmı, ortak anlayışlar, bilgi ve beklentilerden oluşur. Bu durum, aktörlerin doğal ilişki biçimlerini ve süreç içerisinde işbirliğine veya çatışmaya yatkınlığını gösterir. Örneğin, güvenlik ikilemi (security dilemma), sosyal yapının özneler arası anlayışlarının oluşumu, devletlerin diğer devletlerin niyetleri açısından son derece kuşkucu ve en kötü varsayım üzerinden kendi çıkarlarını koruma isteği kapsamında anlamlandırılır. Güvenlik topluluğu (security community) bir başka sosyal yapıdır ve bu sosyal yapıda paylaşılan bilgiler çerçevesinde bir devlet diğer bir devletle savaşmadan sorunlarını çözmeye yönelir. Sosyal yapıların bu birbirine bağımlılığı düşüncesi, inşacı yaklaşımın idealist yönünü ortaya koyar. İkinci olarak sosyal yapılar, altın ve tank gibi fiziki kaynaklar üzerinden oluşur. Fiziki kaynakların, insan davranışlarını anlamlandırmada ortak bilgi yapısının içerisinde gömülü olduğunu ileri sürer. Bu fiziki kaynakların, toplumsal yapıların derinlerinde her zaman var olduğu fakat bu kaynakların tek başlarına değil, etkileriyle beraber toplumsal ilişkileri etkilediği varsayılır. Üçüncü olarak sosyal yapılar, sadece aktörlerin davranışları ve fiziki kaynaklar ile değil, bunların pratikte aldığı hal üzerinden oluşur. Toplumsal yapılar yalnızca süreç içerisinde oluşur. Soğuk Savaş, iki Süper gücün kırk yıl boyunca ortak bilgi yapısını yönetmesi sayesinde devam etmiştir ve bu aktörlerden birinin durması ile bu süreç “son” bulmuştur.[7]
Güvenliğin neye karşı sağlanacağını tespit etmesi açısından anarşi tanımı, Konstrüktivist düşünce için önemlidir. Alexander Wendt, devletin anarşi olarak algılanmasını istediği durum veya tahayyülün zaten zihinlerde anarşi olarak inşa edildiğinden bahseder. Anarşi ve güvenliğin inşası da birbirinden etkilenen eylemlerdir ve bu eylemlerin yapılışı söyleme dayalıdır. Yani teori ve pratik birbirinden ayrılmaz ve ‘nasıl’ sorusunun cevabı metinlerde aranmalıdır.
Yine Wendt, anarşinin üç farklı kültüründen bahseder. Anarşi kültürü ‘mantık’la bağdaştırılabilir ve bir çeşit yapıdan ibarettir.[8] Bu noktada alt seviye (micro level) ve üst seviye (macro level) yapılarını ayırt etmek önemlidir. Bu ayrım Waltz’un söyleminde ise “dış politika” ve “uluslararası politika” olarak kendine yer bulur. Alt seviyedeki anarşi yapısında görüş birliği mevcuttur ve bu yapı bazen barışçıl bazen de savaşa meyilli olabilir.[9] Üst seviye yapıları olarak bahsedilen anarşi algısında ise düşmanlık, rakiplik veya dostluk konumuna göre sistem oluşur. Anarşik yapıyla ilgili bir başka soru ise, anarşik yapı devletlerin kimlik ve çıkarlarını ya da davranışlarını belirler mi? Wendt’in bu soruya verdiği cevap, uluslararası ilişkilerin yapısını belirleyen temel faktör, zaten devletlerin davranışları olduğudur.[10]
Konstrüktivist güvenlik çalışmalarındaki bir diğer temel analiz birimi de kimliktir. Konstrüktivizm güvenlik problemlerinin altında yatan en önemli nedenlerin, maddi ya da askeri nedenler olduğunu yadsımamakla beraber; normlar, değerler ve kültürel faktörlerle anlamlandırıldığından bahsederler. Devletlerin güvenlik politikaları oluşturma süreçlerinde “dost-düşman” ayrımı yapmaları kendilerini nasıl tanımladıklarına bağlıdır. Bu bir nevi devletlerin uluslararası konjonktüründeki yerini de belirler.
“Konstrüktivist düşüncenin savunucuların, kimliğin güvenlik politikalarını belirlemedeki etkisini anlatmak için başvurduğu örneklerden en önemlisi nükleer silahlara sahip olan ülkelerin tehdit algısındaki konumlarıdır. Örneğin, en çok nükleer silaha sahip ülkelerden biri olan ABD, İran’ın bölgedeki nükleer enerjiye sahip olma ihtimalini bile Ortadoğu’daki çıkarlarına aykırı bir tehdit olarak görürken, yine aynı bölgede aktif nükleer silahlara sahip İsrail’den veya Hindistan’dan kendisine herhangi bir tehdit gelmeyeceğini bildiği/buna inandığı için onların sahip olduğu tüm nükleer güce sessiz kalmaktadır/görmemezlikten gelmektedir.”[11] Konstrüktivist akımının temsilcilerinin bu noktada göstermek istediği asıl temel düşünce, salt olarak askeri veya maddi unsurların olayları anlamlandırmada ve davranışları – tehdit algılarını – açıklamada yetersiz kaldığıdır.
Sonuç Yerine
2.Dünya savaşından sonra, savaş öncesi önemli sayılabilecek bir zaman Uluslararası İlişkiler ortamına öncülük eden yaklaşımlarından İdealizm’in terk edilip, Realizm düşüncesinin söz konusu dönemde Uluslararası İlişkiler konjonktürünün belirleyicisi olması durumu, yeni bir döneme girildiğinin ilk göstergesi gibi görülebilirdi. Bu büyük savaş zamanı sonrasında en idealist olanlar bile uluslararası hukuka, norm ve ahlaka, uluslararası kurumlara güvenini yitirmişti. Realizme göre yeni dönemde en önemli öğeler güç ve çıkar kavramlarıydı. 1930’larda uluslararası sistemin yaşadığı iki önemli sorun, büyük iktisadi buhran ve ertesinde statükoyu değiştirmeye çalışan Almanya, İtalya ve Japonya gibi ülkelerin işgale varan tehditkar tutumlarıydı. İşte barış ve barışa dayalı bir düzen hedefleyen İdealizm kuramı bu olaylar karşısında geri plana itildi. Yeni dönemde iki süper güç Abd ve Sscb, uluslararası sistemin devletlerin güçlerine göre şekillenmesine karar vermişti. Soğuk savaş bitimine kadar güçlü devletlerin ulusal çıkarları amacıyla askeri güçlerini sürekli büyütme ve geliştirmeleri mücadelesi içinde olması söz konusu dönemin sürekli devletler arası gerginliklerin var olması şeklinde geçmesine neden olmuştur. Ancak Realizmin önemli bir uluslararası ilişkiler yaklaşımı olmasına karşın eksiklikleri de vardır. Bunlardan en önemlisi bahsettiğim sürekli askeri güç geliştirme, güvenlik politikaları sebebiyle uluslararası ilişkilerde ‘ekonomik’ faktörlerin göz ardı edilmesidir. Bunu takiben Uluslararası ilişkilere devlet ve devletin bekasını temel olarak oturtan Realizm, devlet dışı aktörlerinde var olduğu gerçeğini dikkate almamıştır. Yine göz ardı edilen konular arasına kültür ve toplumsal ilişkileri ile çevre sorunlarını da ekleyebiliriz. Devletlerin karşılıklı bağımlılık durumu, insan hakları sorunları, uluslararası terör ve kaçakçılık olaylarına karşı birlikte hareket etme çabası, doğal kaynakların etkin kullanımı ve uluslararası borç sorunu(özellikle son küresel krizle birlikte Avrupa’nın içinde bulunduğu durum)gibi konular da realizmin artık mevcut gelişmeleri açıklamakta eksik kaldığını göstermektedir. Yine de tüm bu saydıklarımızın hepsi realizm yaklaşımının hala Uluslararası sistemde hakim paradigma olduğu gerçeğini değiştirmez. (Özellikle Abd’nin 2001 Afganistan, 1991 ve 2003 Irak müdahaleleri)
Uluslararası ilişkiler ortamında Soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte kimlik, kültür ve normlar gibi düşünsel ve toplumsal öğelerin canlanması, yeni yaklaşımların izlenebileceği bir alanın açılması meydana gelmiştir. Konstrüktivizm bu dönemde söylediğim gibi uluslararası ilişkilerin özellikle toplumsal niteliğine vurgu yapmıştır. Bu düşüncede belli normları paylaşan ve ortak bir kimlik geliştiren devletler sorunlarını askeri güç kullanmadan çözüme kavuşturma ve ortak güvenlik politikaları izleme durumunda olmuştur. Bu akım sürekli uluslararası kuralların, normların, kurumların ve düşünsel unsurların siyasi rolüne dikkat çekmiştir. Uluslararası ilişkiler alanında anarşi kavramını yeniden tanımlayan ve kendilerine göre çeşitleyen Konstrüktivistler, anarşinin meydana getirdiği anarşik yapının devletler üzerinde etkisini de gözlemlemişlerdir. Yine son olarak Konstrüktivizm devletlerin sahiplendiği kimliklerinden bahseder. Bu akıma göre; kimlikler, devletlerin uluslararası ilişkilerdeki davranışlarını etkiler ve devletlerle ilişkiler bağlamında onların konumlarını belirlemede öncü olur. Son olarak kişisel düşüncem, idealizm ve realizm gibi önemli akımların var olduğu uluslararası ilişkiler çerçevesine Konstrüktivizmin girmesi, bir nevi bir tamamlayıcılık veya diğer bir deyişle eksik gediklerin doldurulması şeklinde açıklanabilir.
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere..
Hakan Tamtürk
[1]Burcu Bostanoğlu, Türkiye-ABD İlişkilerinin Politikası Kuram ve Siyasa, Ankara:İmge Kitabevi,2008 s.82.
[2] Ken Booth, Nicholas J. Wheeler, The Security Dilemma Fear, Cooperation and Trust in World Politics, Palgrave Macmilan, 2008 s. 94.
[3] Bostanoğlu, Türkiye-ABD İlişkilerinin …, s. 84-85.
[4] Bostanoğlu, Türkiye-ABD İlişkilerinin …, s. 86; Tayyar Arı, Uluslararası İlişkiler Teorileri Çatışma, Hegemonya, İşbirliği, İstanbul: Alfa Yayınları, 4. Bs., 2006, s. 203.
[5] Faruk Sönmezoğlu, II. Dünya Savaşı’ndan Günümüze Türk Dış Politikası, İstanbul: Der Yayınları, 2006, s. 15-17.
[6] Mustafa Küçük, “Uluslararası İlişkiler Kuramında ‘Konstrüktivist Görüşü’ Anlamak”, Ege Akademik Bakış, C. 9, S. 2, 2009, s. 776.
[7] Alexander Wendt, “Constructing International Politics”, International Security Vol. 20, No.1, Summer 1995, s. 74.
[8] Alexander Wendt, Social Theory of International Politics, Cambridge University Press, 1997, s. 247.
[9] Wendt, Social Theory of…, s. 247.
[10] Wendt, Social Theory of…, s. 248.
[11] Tuncay Kardaş, “Güvenlik: Kimin Güvenliği ve Nasıl?”, Uluslararası Politikayı Anlamak ‘Ulus Devlet’ten Küreselleşmeye, Zeynep Dağı (der.), İstanbul: Alfa Yayınları, 2007s. 135.
Kaynakça
- Burcu Bostanoğlu, Türkiye-ABD İlişkilerinin Politikası Kuram ve Siyasa, Ankara: İmge Kitabevi, 2008
- Ken Booth, Nicholas J. Wheeler, The Security Dilemma Fear, Cooperation and Trust in World Politics, Palgrave Macmilan, 2008
- Tayyar Arı, Uluslararası İlişkiler Teorileri Çatışma, Hegemonya, İşbirliği, İstanbul: Alfa Yayınları, 2006
- Faruk Sönmezoğlu, II. Dünya Savaşı’ndan Günümüze Türk Dış Politikası, İstanbul: Der Yayınları, 2006
- Mustafa Küçük, “Uluslararası İlişkiler Kuramında ‘Konstrüktivist Görüşü’ Anlamak”, Ege Akademik Bakış, C. 9, S. 2, 2009
- Alexander Wendt, “Constructing International Politics”, International Security Vol. 20, No.1, Summer 1995
- Alexander Wendt, Social Theory of International Politics, Cambridge University Press, 1997
- Tuncay Kardaş, “Güvenlik: Kimin Güvenliği ve Nasıl?”, Uluslararası Politikayı Anlamak ‘Ulus-Devlet’ten Küreselleşmeye, Zeynep Dağı (der.), İstanbul: Alfa Yayınları, 2007