
2010 Türkiye İlerleme Raporu Üzerine
Giriş
Söz konusu yazımın başlığı bir alıntı; Galatasaray'ın eski teknik direktörü Frank Rijkaard birinci sezonunun sonunda bir futbol dergisine şu açıklamalarda bulunmuştu: " Türk futbolunda her şeyden biraz var ama hiçbir şey tam değil.."
Kanaatimce bu çok doğru bir tespit. Zira sadece Türk futbolu değil, Türkiye'deki hemen hemen çoğu uygulama ve organizasyon için bu söz söylenebilir. Mahalledeki bir kahveden, sokaktaki bir evden, bir iş yerinden veya Türkiye'deki sıradan bir vatandaştan yükselen sesler vardır çoğu zaman; "Pratikte var tamam da biz bunu uygulayamayız" veya "tamam iyiyiz, bir şeyler yapmaya çalışıyoruz ama yeterli değiliz, sonucu getiremiyoruz". Her ne kadar yazımın konusundan biraz sapmış olsam da bunun gibi düşünsel bağlantılar kurmak zorunda hissettim kendimi, şimdi asıl konuya geçebilirim.
Uzun süredir masamda duran, incelenmesini bitiremediğim bir rapor vardı. 2010 yılının sonlarında AB tarafından yayınlanan '2010 yılı Türkiye ilerleme raporu' başlıklı bu sunuşta AB'nin, sözünü ettiğim yıl içerisinde Türkiye'de meydana gelen olumlu ve olumsuz eylemleri, olayları, düşünceleriyle birlikte geniş bir perspektif etrafında incelediği ve kaleme aldığı eleştiri veya tebrikler var. İlk bakışta Türkiye'nin farklı bir ülke olduğu ve AB'nin bu raporu çokta ayrıntılı ve doğrucu oluşturamayacağı eleştirisini yapanlar ve böyle düşünenlere olabilir ancak rapor incelendiği takdirde hiçte öyle olmadığı görülebilir. Zira her bir konuya ayrı ayrı değinilmiş ve tüm ayrıntılar ele alınmış bu raporda. Bu raporun Türkiye'de, devlet kademesinde ne kadar yankı uyandırdığı ve incelendiği tartışılabilir belki ama Türkiye vatandaşları arasında şuana kadar okunmadığı, hatta duyulmamış olması da getirilebilecek öz eleştirilerin başında geliyor bence. Ben bu eksikliğin tamamlanması için, raporu baştan sona incelemeye çalıştım ve dilimin döndüğü kadar içindekileri özet halinde sizlere sunuyorum, tabi ki kendi incelemek isteyenler için yazımın sonuna raporun linkini de ekleyeceğim. Öncelikle 'İlerleme Raporu' kavramıyla ilgili kısa bir bilgi vermekle yazıma başlamak istiyorum.
Avrupa Birliği, Maastricht Antlaşması(1992) ile sadece iktisadi anlamda bir birlik yerine hem ekonomik, hem sosyal, hem de siyasal bir birlik olma yolunda karar kılmıştı. Bu doğrultuda politik anlamda büyük bir güçler birliği yaratmaya çalışan AB, üye ülkelerin iç ve dış meseleleri hakkında da ‘ilerleme raporları’ aracılığıyla görüşler yayınlamakta ve müzakereleri devam eden aday ülkelere düzenli olarak sunmaktadır. AB’ye aday ve tam üye müzakerelerine başlamış olan bir ülkenin, sadece dış ilişkileri ya da ekonomik gelişmeleri irdelenmemekte, aynı zamanda iç sorunlar hakkında da yorumlar, eleştiriler yapılmakta ve öneriler sunulmaktadır. Aday ülkenin gelişimine göre düzenlenen ve periyodik şekilde sunulan bu raporlardaki görüş ve öneriler, aday ülkenin tam üyeliğe katılım müzakerelerine yön verir. Avrupa Birliği, Türkiye’nin Ankara Antlaşmasını(1963 yılında imzalanan antlaşma Türkiye-AB ilişkilerinin hukuki temelini oluşturur.) imzalamasından itibaren düzenli aralıklarla ülkenin iç ve dış sorunlarına, ekonomik, sosyal ve politik gelişmelerine ayna tutan bir dizi raporlar hazırlamakta ve bunları Türk Hükümeti yetkilileri ve kamuoyu ile paylaşmaktadır. AB bu rapor esnasında aday ülkeyi hem enerjiden balıkçılığa, altyapıdan iç-dış ilişkilere uzanan geniş bir yelpazede araştırmakta, hem de eksik hissedilen başlıkların ve fasılların geliştirilmesi için Türkiye’ye yol haritası çizmektedir. Bu uygulama, AB’ye tam üyelik müzakerelerinden geçen her aday ülkeye uygulanan bir prosedürdür. Ne var ki bu raporların en kapsamlı, en detaylı ve en uzun olanları her zaman Türkiye’ye hazırlanmıştır. Bunun sosyal, ekonomik ve politik birçok nedeni vardır. Pek tabi ki, 75 milyon nüfusa ve büyük coğrafi konuma sahip bir Türkiye’nin müzakere süreci, nüfusu İzmir’den daha küçük olan eski Doğu Blok ülkeleri gibi kısa ve çabuk neticelenemez. Bu açıkça görülmesi ve ayrıntılı bir şekilde irdelenmesi gereken bir konudur.
AB Perspektifinden Türkiye
Raporun başında çizdiği çerçeveyi, Türkiye-AB ilişkilerinin tarihini, yöntemini ve önemini anlatan bir giriş bölümü söz konusudur. Ardından AB tarafınca Türkiye ile ilgili konular başlık halinde sunuluyor. Yukarıda da belirtiğim üzere ciddi anlamda geniş ve ayrıntılı bir rapor olduğu için ben kısa başlıklar halinde önemli hususları özet şeklinde sizlere aktarmaya çalışacağım.
‘Siyasi Kriterler’
Bu başlık altında 'Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü' adıyla bir alt başlık verilmiş. Bu alt başlıkta dikkatimizi çeken ilk eleştiri ise siyasi partiler ve hükümet arasındaki uzlaşı ve diyalog eksikliği, bunun da kurumlara yansıdığı çatışmacı siyasi ortam oluyor. Ergenekon ve türündeki davalara da bu bölümde değiniliyor. Raporda var olan davalardaki iddianamelerin yazılması ve mahkemeye sunulması arasındaki zaman ile yargılama öncesinde tutukluluk sürelerinin uzunluğu AB'nin de dikkatinden kaçmamış bir gerçek, büyük bir sorun. Daha sonra DTP'nin kapatılması ve 37 üyesinin beş yıl süre ile siyaset yasağına çarptırılmaları da eleştiriliyor. Şunu da ekleyelim AB'ye göre Ergenekon suç örgütüne karşı açılan dava Türkiye'nin kurumlarının demokratikleşmesi için önemli bir fırsat niteliğinde olabilir. Raporun bu bölümünde yine anayasa değişiklik paketine değiniliyor. AYM ve HSYK'nın demokratikleştirilmesi, Askeri Mahkemeler'in yetkilerinin sınırlandırılması, Ombudsman(Parlamento tarafından halkın şikayetlerini dinleyip çözümlere ulaştırmak üzere seçilmiş kimse veya kimseler, kamu denetçisi) makamının kurulması için anayasal zeminin hazırlanması ve pozitif ayrımcılık önlemleri de AB tarafından artı puan olarak görülen konular arasında. Bu bölümde anayasa değişiklik paketi övülürken, kamuoyunun geniş katılımıyla anayasal reformun devam etmesi gerektiği uyarısı yapılıyor. Ardından var olan seçim sistemi ile ilgili -%10'luk seçim barajı, milletvekillerinin dokunulmazlık haklarının kapsamı konusundaki endişeler, raporda verilen örnek; yolsuzluk gibi alanlarda geniş bir koruma sağlarken, ifade özgürlüğü alanında yeterli koruma sağlamaması ve DTP/BDP vekillerinin çeşitli açıklamaları sebebiyle "devletin bütünlüğüne" aykırı hareket ettikleri gerekçesiyle mahkemeye çıkarılmaları- eleştiriler raporda sunuluyor.
* Cumhurbaşkanı'nın siyasi partiler arası diyalog çağrıları ve etkin dış politikası övülürken, yaptığı yargı ve üniversite atamaları endişe verici bulunuyor.
Bu bölümde hükümete dönük eleştirilerin ise, daha fazla temel haklar alanında yasa değişikliği gerektiği ve yerel yönetimlerin bir an önce daha da güçlendirilmesi gerektiği konularında olduğu görülüyor. Yine hükümet, her kurumda yüksek makamlara atamalar konusunda adaletsiz davrandığı için eleştiriliyor.
Yargı reformunun sonucunda YAŞ kararlarına yargı yolu açılması raporda artı husus olarak belirtiliyor. Ardından 'Şemdinli' ve 'Albay Temizöz'(Albay Cemal Temizöz, Tuğgeneral Veli Küçük'ün ekibinden olup, 90'lı yıllarda Güney Doğu Anadolu'da meydana gelen fail-i meçhul cinayetlerle ilgili yargılanmaktadır.) davalarının hala sonuçlandırılmaması eleştiri getirilen konular arasındadır. Yine yıllardır askerlerin darbeyi meşrulaştırması olarak kullandıkları meşhur TSK İç Hizmet Kanunu'nun 35.maddesinin değiştirilmemesi de eksi husus olarak raporda belirtilmektedir.(Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamaktır.)
* 'Deniz feneri' davası da AB tarafından takip edilen bir dava olarak sunulmaktadır. -Zira söz konusu zamandan bu zamana dava ile ilgili ilginç gelişmeler vuku bulmuştur.-
'İnsan Hakları ve Azınlıkların Korunması'
Bu başlık konusu belki de Türkiye'nin mevcut konular arasındaki en zayıf noktalarından bir tanesidir. Bu konuyla ilgili de AB kurumu söz konusu raporda çeşitli olaylar ve kurumlar hakkında eleştiri ve övgülerini sıralamıştır. AİHM'e başvuruların gittikçe artması, kamu personeli, hakim, savcı ve polislerin insan hakları eğitimleri ve Terörle Mücadele Kanunu'nda yer alan 'terör' tanımının çok geniş tutulması eleştiri konularının başında gelmektedir, ki bu kanun ifade özgürlüğünü Basın Yasası ile birlikte kısıtlamaktadır. (Madde 1: Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozman, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devletin otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.)
Bu bölümde 'Engin Çeber davası' ele alanmış ve Türkiye'de ilk kez bu davada hapishane üst düzey görevlilerinin suçlu bulunduğu belirtilmiştir. Bu bir artı olarak verilse de bir sonraki maddede 1996 yılında Diyarbakır hapishanesinde meydana gelen, güvenlik güçlerinin yer aldığı ve sekiz mahkumun ölümü ve altı mahkumun yaralanması ile sonuçlanan operasyon ile ilgili davanın tamamlanamaması eleştiri konusu olmuştur.
Yine bu bölümde davaların başında tutukluluk sürelerinin çok uzun olması, 301.maddenin yürürlükte olması -dava açılması kararı Adalet Bakanı'na bırakılmıştır- gazetecilerin yazdıklarından dolayı tutuklanması ve basılmayan kitapların toplatılması, youtube, fizzy, blogger gibi sanal ortamların en çok kullanılan sitelerine erişimin engellenmesi, bu tarz hatalardan şimdilik dönülmüş olsa da, eleştirilen konuları oluşturmaktadır.
Ardından raporda bir eleştiri bir de övgü bulunmaktadır. Eleştiri polis ve diğer güvenlik güçlerinin olaylar karşısında orantısız güç kullanması konusudur. Öncesinde raporun övgüsü ise sorunsuz kutlanan Nevruz ve 1 Mayıs gösterileri olmuştur. Yine sırasıyla Sümela Manastırı'nda ve Akdamar Kilisesi'nde izin verilen ayinler, ardından Türk makamların Rum Ortodoks din adamlarından 14'üne Türk vatandaşlığı vermesi ve bu konuda kolaylık sağlaması -ki son ramazan ayında Başbakan'ın da katıldığı geniş kapsamlı bir iftar yemeği de verilmiştir. Bu da önemli bir gelişme olarak görülebilir.- konuları hakkında Türk Hükümeti'nin yaptığı çalışmalar başarılı bulunurken yakın dönemde yapılan Alevi çalıştaylarının, 7 tane yapılmıştır, bir sonuca varmaması eksi noktalar olarak belirtilmektedir. Yine gayrimüslim cemaati ile ilgili Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılmaması ve nüfus cüzdanlarında bulunan 'dini' ibaresinin kaldırılmaması olumsuz olarak görülmektedir.
* Rapor devamında vicdan-i retçi kişilere yönelik yapılan baskı ve yıkıcı yargılama/cezalandırmaları eleştirmiştir.
İlköğretime katılım konusundaki cinsel eşitsizliğin azaltılması ve kadınlara yönelik yapılan anayasa reformundaki pozitif ayrımcılık gibi uygulamalar başarılı bulunmuştur. Ancak Türkiye'nin 'kadın ve hakları' konusunda çok geri olduğunu bu rapor tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir. Kadınların siyaset ve kamudaki temsiliyetlerinin çok düşük olması, okul kitaplarının kadınlar hakkında hala basmakalıp bilgiler içermesi -maalesef hala klasik 'anne' rolü-, namus ve töre cinayet/olaylarının gittikçe artması(özellikle raporda 2009 yılında AİHM'in verdiği 'Opuz' davasına değinilmiş. Yıllarca kocası tarafından dövülmüş, otomobille ezilmek istenmiş, bıçakla yaralanmış, ölümle tehdit edilmiş olan Nahide Opuz, her saldırıdan sonra savcılığa başvurmasına rağmen kocası ya delil yetersizliğinden serbest bırakılmış ya da para cezasına çarptırılmıştır. Sonunda çareyi kaçmakta bulan Opuz, İzmir’e kaçmaya çalışırken, annesini eski kocasının tabancasından çıkan kurşunlarla kaybetmiştir. Bu olaydan sonra eski eşi Hüseyin Opuz 6 yıl cezaevinde yatıp çıktı. Nahide Opuz, 2002 yılında AİHM’e eski kocasına karşı devletin kendisini ‘etkili bir şekilde koruyamadığı’ gerekçesiyle dava açmıştır. 2009 yılında AİHM Nahide Opuz’u haklı bulmuş ancak Türkiye Cumhuriyeti bu kararı halen uygulamamıştır.), ayrıca bu konuda devletin önlem almaktaki yavaşlığı, maddi kaynak ve insan eksikliği, aile içi şiddet ve erken yaşta zorla evlilikler de olumsuz ve ciddi derecede eksik görülen konuların başında gelmektedir.
* Raporun bu bölümünde Temmuz 2010 yılında TEM yasasında yapılan değişiklik övülmüştür.(Terör ve ilintili suçlara bulaştıkları iddia edilen çocukların 'çocuk' mahkemelerinde yargılanmaları durumu.)
* Sendikal haklar alanında yapılan ilgili anayasa değişiklikleri başarılı bulunmuş ancak 'devlet memurlarına grev hakkı tanımaması' eksikliği de raporda belirtilmiştir. (Raporda işçi ölümleri ve işçilerle ilgili aleyhte olaylar konusunda bir eleştiriye rastlamadım, yine de eleştiri olarak hatırlatmakta fayda görüyorum.)
* Devletin lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüeller konusunda baştan sona ayrımcı ve ön yargılı olduğu raporda belirtilmiştir. Özellikle bir zamanlar Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı'nın yaptığı 'eşcinselliğin bir hastalık olduğu ve tedavi edilmesi gerektiği'yönündeki demeci AB tarafından kaygıyla karşılandığı eleştirel bir şekilde rapora eklenmiştir.
'Hrant Dink' davasının hala sürmekte olması eleştirilmiştir. (Dava yakın zamanda sonuçlanmıştır. Asıl sorumluların ceza makamında olmadığı ve cezalandırılmadığı eleştirileri hala güçlü bir şekilde dillendirilmektedir. Türkiye’deki çocuk mahkemesi seçkin Ermeni gazeteci Hrant Dink’i öldüren Ogün Samast’a yaklaşık 23 yıl hapis cezası verdi. Mahkeme, önce verdiği ömür boyu hapis cezasını Samast’ın cinayeti işlediği dönemde reşit olmaması nedeniyle 21,5 yıla indirirken, ruhsatsız silah taşımaktan da 16 ay ek ceza verdi. Yani toplamda ceza 22 yıl 10 ay olarak belirlendi. Tabi ki bu Ogün Samast’ın cezaevinde yatacağı süreyi göstermiyor. Samast, cezasının 3’te 2’sini yatacak, 4 yıl hapishanede yattığı süre de toplam cezadan düşecek. Yani sonuç itibariyle Ogün Samast, 10 yıl 8 ay sonra cezaevinden çıkacak.)
Rapor devamında anadili Türkçe olmayan çocukların anadillerini Türk eğitim sistemi çerçevesinde öğrenememeleri ve tabi sonucunda geliştirememeleri durumunu eleştirmiştir. Demokratik açılım sürecinin yavaşlaması, Mahmur kampından dönenlerin provokasyon sonucunda dönüşlerinin askıya alınması ve yıllardır Terörle Mücadele kapsamında yardımcı güç olarak görülen ancak uygulamada çok değişik ve zararlı sonuçlar veren 'koruculuk sisteminin'kaldırılmaması olumsuz notlar olarak rapora düşülmüştür.
'Bölgesel Sorunlar ve Uluslararası Yükümlülükler'
Herkesin tahmin edebileceği şekilde Türkiye'nin Kıbrıs politikası eleştirilmiştir. AB, Türkiye'nin ek protokolden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemesi -Kıbrıs'a yönelik yaptırımların kaldırılması(liman konusu)- ve 2012 yılında AB Dönem Başkanlığını yapacak Güney Kıbrıs'ın Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü'nün de bulunduğu birçok Uluslararası örgüte üyeliğini hala veto etmesi konularında Türkiye'yi haksız bulmuş ve gayrimeşru adımlar atmakla suçlamıştır.
Türkiye'nin etkin dış politikası ve jeopolitik pozisyonuna uygun bir şekilde davranışlar sergilemesi, özellikle Balkanlar'da uyguladığı ve Ahmet Davutoğlu patentli 'komşularla sıfır sorun' politikaları raporda övgüye değer bulunmuştur.
'Ekonomi'
Ekonomi konusunda şuanda AB kurumu içerisinde bulunan tam üyelere göre çok daha iyi durumda olan ve son küresel ekonomik krize derin artçı sarsıntılarına karşı çok daha güçlü bir şekilde direnen Türkiye, bu konuda övülmüştür. Özellikle son dönemde azalan işsizlik, artan ihracat, yükselen istihdam, düşen enflasyon ve faiz konuları Türkiye'nin başarılı bulunduğu konulardır. Özellikle ekonomik istikrar paketi ve bankacılık ile enerji ve eğitim alanlarında yapılan reformlar ülkenin ve ekonomisinin krize karşı dayanıklılığını arttırmıştır vurgusu önemlidir. Yine de sürekli artan cari açık, vergiler, enerji ve gıda fiyatlarındaki baskılar ve artan ekonomik faaliyetlerdeki hareketlenme nedeniyle fiyat istikrarının kötüye gitmesi eleştirilen konular olmuştur. Son olarak ise Türk lirasının değerinin yükselmesi -ki daha bugün Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poors(S&P), Türkiye’nin yerel para cinsi notunu yatırım yapılabilir seviyeye çıkardı. Alınan karara göre Türkiye’nin notu BB(+)’dan BBB(-)’ye yükseltildi. Türkiye’nin not görünümü ise pozitif olarak belirlendi.- pozitif olarak görülürken, bankacılık sektörü kredilerinde KOBİ'lerin payının azalması, kayıt dışı ekonominin büyüklüğünün ciddiyeti ve kamu ihalelerinin şeffaf olmaması negatif yönler olarak belirlenmiştir.
Sonuç Yerine
Ak Parti'nin Türk siyasi hayatına hızlı girmesi ve ardı ardına AB müzakereleri yolunda ciddi ve önemli adımlar atması, sonucunda zorlamada olsa müzakere tarihi alınması Türkiye-AB ilişkisinin tarihten bu yana ulaştığı en uç zirvedir. Ardından tam üyelik müzakerelerinin başladı derken siyasi iktidarın geleneksel ve kendine özgü duruşundan dolayı gerilemesi ve hatta şuan hiç bir faslın açıl(a)maması, iki tarafında birbirine karşı güvensizlik ikliminden bir türlü çıkamaması sorunları birbirini takip etmiştir. Aslında temel olarak sorun; zaman zaman AB'nin Türkiye iç politikasına bakışta gösterdiği objektifliği, Türkiye'nin dış politika konularına gösterememesi, tabi nedeni olarak AB'nin kendisini komple bir ülke olarak gören kurum yapısı itibariyle dış politika konularındaki çıkarlarının Türkiye dış politika konularıyla kesişmesi, zıtlaşması durumu gösterilebilir, ve buna benzer olumsuzluklar Türkiye-AB ilişkilerini sekteye uğratmış ve zayıflatmıştır. Yine de son zamanlarda Türkiye'nin hem bölgesindeki sorunlar ve konular itibariyle kendine özgü, etkin politikalar geliştirmesi hem de küresel ekonomik krizden,teğet geçmese bile, az zararla çıkmış olması ve bu sağlam bir portreyi hala dahi sürdürmesi, değeri azalan ve hatta varlığı bile sorgulanır durumda olan AB için düşünülmesi gereken ciddi konulardır. Belki geçmişte ve tam anlamıyla olmasa bile şuan Türkiye'nin AB tam üyeliğine alınması zor görünüyor ve istenmiyor olabilir ancak bir süre sonunda bu rollerin değişeceği ve AB'nin, güçlü ve lider bir Türkiye karşısında kayıtsız kalamayacağı konuşulmaktadır. Ben de açıkçası bu düşünceyi paylaşıyorum. Ancak bunun saydığım şartlara bağlı olduğunu da tekrar belirtmek isterim. 'Güçlü' bir Türkiye; yani tüm iç sorunlarını ve konularını, uzlaşıya dayalı, tamamıyla ülke çıkarları çerçevesinde çözme eğilimli; iktidarı, muhalefeti, meclisi, devlet kurumları, sivil toplum kuruluşları, medyası ve kamuoyu ile bir bütün olabilmiş, farklılıkların değer olduğu, farklıların da birbirlerini dinleyebildiği, daha özgür ve daha demokratik, daha sosyal ve daha hukuka uygun bir devlet olabilmek. Başta bunların hepsi birden zor, hatta imkansız görünüyor olabilir. Ancak böyle düşünenleri tarih kitaplarına bakmaya davet ediyorum; Türkiye'nin bir on yıl önce nerede olduğunu düşünelim veya bilmeyenler bence okumalı. Sonucunda Türkiye'nin şimdi nerede olduğunu görelim ve düşünelim, bir kıyaslama yaparsak aslında en zor kısmı başardığımızı görebiliriz.
* İlerde her şeyin tam olduğu ve her şeyiyle bireyin devlete karşı yücel(til)diği bir ülkeye..
Bir sonraki yazıda görüşmek üzere..
Hakan Tamtürk
Kaynak

