
Giriş
Kürtleri, siyasi ve ulusal bir topluluk biçiminde somut olarak tanımlamak zor olur. Zira milli mücadele döneminde, doğu ve güneydoğu Anadolu’da sahip oldukları gücü, Kurtuluş mücadelesini yöneten -daha sonra oluşacak Kemalist ideoloji ve çatısı altında birleşenler- faydalı ve sistematik bir şekilde kendi lehlerine kullanmayı başarmışlardı. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışıyla başlayan süreç, Erzurum ve Sivas kongreleri, Amasya görüşmeleri ve protokolleri, Kurtuluş savaşının kazanılması ve ardından yapılan Lozan görüşmeleri, bu süreç içinde ortaya atılan ‘özerklik’ fikirlerinden tutun da ‘etnik haklar ve bunların hukuksal garantisi’ gibi çeşitli varyasyonlarla devam etti. Daha sonra ise Kürtler; Saltanatın ilgası, ikinci meclis’in açılması, Cumhuriyet ilanı, Hilafetin kaldırılması ve son olarak 1924 anayasasının kabulünü takiben oluşturulan ortam sonrasında asimilasyonist yurttaşlık sıfatına girdikleri gibi yine zaman zaman ayrımcı yurttaşlık kalıbının da içine sokuldular. Mesut Yeğen’e göre tüm bu düşünceler ışığında meydana çıkan yargı ise, Cumhuriyet’in Kürtleri ‘Müstakbel Türk’ olarak gördüğü düşüncesidir. Yani Türkiye’de Cumhuriyet fikrinin ortaya çıkardığı tek ulus(millet) kavramı, ülke içinde bulunan Kürtleri; ilk önce ‘Türklüğe’ ancak daha sonra ‘birinci sınıf yurttaşlığa’ davet etmiştir.
Kürtlerin ne tarz yurttaşlık kalıplarına sokulduğunu resmetme işini Cumhuriyetten itibaren başlatmak biraz daha aydınlatıcı olacaktır. Milli mücadele ve kuruluş dönemlerinde Kürtler, başta bahsettiğimiz Türklüğe asimilasyonu beklenen‘Müstakbel Türk’ kavramı dışında tutulup, ülke içindeki kurucu ve saygı gösterilmesi gereken Müslüman iki etnik unsurdan biri olarak görüldüler. Cumhuriyeti kuran Meclis’in başkanı Mustafa Kemal gizli bir meclis oturumunda şunları söylemekteydi:
Suret-i umumiyede prensip şudur ki hududu milli olarak çizdiğimiz daire dahilinde yaşayan anasır-ı muhtelife-i İslamiye yekdiğerine karşı ırki, muhiti, ahlaki, bütün hukukuna riayetkar özkardeşlerdir. Bizce kat-i olarak muayyen bir şey varsa o da hududu milli dahilinde Kürt, Türk, Laz, Çerkes vesair bütün bu İslam unsurlar müşterekülmenfaadır.[1]
Kürtlerin hukukları bulunan ve tanınan bir etnik grup olarak görüldüklerinin ilk önemli belgelerinden birisi Amasya Protokolleridir. Dönemin İstanbul hükümetini temsilen Bahriye Nazırı Salih Paşa’yla, Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyetini(ARMHC) temsilen Mustafa Kemal Paşa, Rauf Orbay ve Bekir Sami Bey tarafından imzalanan belgenin temel sonucu; hem İstanbul hükümeti hem de yeni yeni kurulma yolunda olan Ankara hükümeti tarafından; Kürtlerin, sahip oldukları ve olabilecekleri hukuklarının garanti altında olduğu, Kürtlerin kurucu unsur sayılarak önemli bir yere sahip olduklarının göstergesi olarak görüldüğü olmuştur
Amasya’da imzalanan ikinci protokolde ise, Kürtlerin Osmanlı Devleti’nden ayrılmalarının imkansızlığı vurgulanıyor, bunun da herkes tarafından bilinmesi isteniyordu.
1919 Samsun’a Çıkış ve Büyük Zafer Arası Dönem
Mustafa Kemal Samsun’a ayak bastığından itibaren, birleştirici unsurları iyi kullanıp(Hilafet/Halife, Saltanat, İslam, Vatan, İstiklal), ülke içinde birlik beraberliği sağlamaya yönelik çeşitli stratejiler yürütmüş ve bunda da bir hayli başarılı olmuştur. Erzurum ve Sivas kongreleri, Amasya protokolü, 1.Meclis çalışmaları ve çeşitli farklı yerlerde verdiği demeçlerle; Kürtleri, Milli Mücadele saflarında görmek istemiş ve bunun için de yoğun çaba harcamıştır. Zaferle birlikte daha sonra başlayan Lozan görüşmelerinde bu çabasını sürdürmüş, ‘Musul konusu’ açıldığında Kürtlerin desteğini alabilmek için ‘özerklik’ temelli bir düşüncesini bile dile getirmekten çekinmemiştir.
Dağılmaya yüz tutan Osmanlı yönetimi ellerinde kalan tek halk olan Kürtleri, elde tutmanın manevraları içindeydi. Damat Ferit Paşa Hükümeti, Seyit Abulkadir ile ‘Kürdistan’a Özerklik Yasasını’ imzalarken, padişah fermanı ile Samsun’a çıkan Mustafa Kemal, ‘tehlike altında olan din, hilafet ve saltanatı kurtarma’ sloganıyla örgütlenme çalışmalarını başlatmak istiyordu. Bu slogan, Kürtlerin en zayıf ve hassas yanıydı.(Lozan görüşmeleri sırasında Musul-Kerkük ve Sülaymaniye olduğu gibi) Kürtlerle Türkleri beraber tutmanın tek yolu bu gözüküyordu.
Kürt aşiretleri, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışından itibaren yaptığı çalışmaların ve giriştiği savaşımların destekçisi olmuşlardır. Erzurum Kongresi büyük ölçüde Kürt liderlerinin desteği ve katılımı ile gerçekleştirilmiştir. Kürtler Kurtuluş Savaşı’na katılmış ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda etkin rol oynamışlardır. Kurucu kadrolar, Kurtuluş Savaşı döneminin her aşamasında ve BMM hükümetleri altında Kürtlerin ulusal haklarına saygılı bir politika izlemişlerdir.
Mustafa Kemal iyi bir lider ve iyi bir siyasetçiydi. Konuşurken zamanın şartlarını iyi analiz eder ve bunu konuşmasına güzel bir şekilde yansıtırdı. ‘Kürt’ konulu açıklamalarını da bu şekilde ortaya atmıştı. Tüm konuşmalarının arkasından ‘ayrılmayı düşünmeyiniz’i ilave etmeyi unutmamıştı. Çünkü o zamanlar Türk ve Kürt değil, temel olarak İslam dini ve kurtarılması vardı. Bu iki kavmi ortak bir çatı altında birleştiren bir İslam dini, Kürtlere karşı kullanılmış ve desteklerinin alınması yönünde önemli bir hamle durumuna gelmişti. Atatürk icap edileni söylemeyi her zaman iyi bilmişti. Belli bir güce eriştikten sonra da kendisine en ufak muhalif olanları dahi yolun dışına itmiş ve kafasındaki inkılâpları birer birer hayata geçirmişti. Yukarıdaki konuşmalarında kullandığı terimleri, ortaya attığı düşünceleri ise; Lozan yapılıp Cumhuriyet ilan edildikten sonra 1924 Anayasası ile noktalamıştı. İl ve ilçe özerklikleri kaldırılmış, tamamıyla katı bir merkeziyetçi yönetim esas alınmaya başlanmış, Ekim 1923 yılına kadar Mustafa Kemal’in kullandığı ‘Türkiyeli’ kavramı ise yerini ‘Türk’ kavramına bırakmıştır. Artık bu tarihten itibaren Türkiye'de, Türk’ten başka hukuki ve siyasi bir etnik aidiyet yoktur.
Yukarıda da belirttiğim üzere, Milli mücadeleyi yöneten kadroların Türk tanımına verdikleri dini anlam gereği(Müslümanlık), ülkedeki Kürtlerin desteği sağlanmış ve Kürtlerin de bu mücadelede Ankara yönetimine azımsanmayacak derecede desteği ve katkısı olmuştur. Kurtuluş savaşının haritası olarak gösterilen Misak-ı Milli belgesi de hiçbir şekilde bölünmesinin mümkün olmadığı ‘milli araziyi’, Arap toprakları ayrı tutulmak kaydıyla ‘Osmanlı İslam ekseriyetiyle meskun bulunan aksam’ diye niteler.[2] Misak-ı Milli belgesinde hiç ‘Türk’ kelimesinin geçmemesi de bu doğrultuda verilecek doğru bir örnek olur. Yine Milli Mücadelenin ilk ‘meclis grubu’ olarak nitelendirilen, mücadeleyi ilk olarak örgütsel bir nitelikte ele alan ARMHC’de millet tanımını Araplar hariç özetle ‘yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile ve hiss-i fedakari ile meşhun […] bilcümle anasır-ı İslamiye’dir’ diye yapmıştır.[3]Yine ARMH Cemiyetinin temel belgelerinde ‘Türk’ kelimesine rastlanmamaktadır.
Mustafa Kemal’e göre
Bu hudud-u milli dahilinde tasavvur edilmesin ki anasır-ı İslamiyeden yalnızbir cins millet vardır. Çerkes vardır ve anasır-ı saire-i İslamiye vardır. İşte bu hudut, memzuç bir halde yaşayan, bütün maksatlarını, bütün manasıyla tevhit etmiş olan kardeş milletlerin hudud-u misalisidir.[4] (Hepsi İslam’dır, kardeştir sesleri.) (23.04.1920 BMM açış söylevi)
[BMM’ni] teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslamiyedir, samimi bir mecmuadır.[5] (01.05.1920)
Kemalist rejimin belgelerinde ‘Türkiye’ terimine 1920’lerin başlarında rastlanır. Mustafa Kemal’in büyük zafere ilişkin 1 Eylül 1922 tarihli beyannamesi ilk kez ‘Türk milletini’ muhatap alır; ancak bunu izleyen bir yıl boyunca bu terim yine geri planda bırakılmaya çalışılmıştır. 1923 Nisan’ında Halk Fırkası’nın kuruluşunu müjdeleyen Dokuz Umde’de kullanılan deyim ‘Türkiye Halkı’dır. Ancak Cumhuriyet’in ilanı, ardından Hilafetin kaldırılması ve Osmanlı Hanedanlığı’nın ülkeden çıkarılmasıyla birlikte ‘Türk milleti’ kavramı daha yaygın hale gelmiştir.
1921 Anayasası madde 11:
Vilayet…özerktir. Vakıflar, Medreseler, Eğitim, Sağlık, İktisat, Ziraat, Bayındırlık ve Sosyal Yardım işlerinin tanzim ve idaresi vilayet şuralarının yetkisi dahilindedir.[6]
Madde 14:
[Merkezden atanan] Vali yalnız devletin genel görevleriyle yerel görevler arasında uyuşmazlık olursa müdahale eder.[7]
Mustafa Kemal’in Kürtlerle İlgili Demeçleri
1- Kürt ağa, bey ve şeyhlerine telgraflar (Mayıs ve Haziran 1919):
Kürt kardeşlerimin…hürriyeti ve refah ve ilerlemesinin vasıtalarını sağlamak için sahip olmaları gereken her türlü hak ve ayrıcalıkların verilmesine tamamen taraftarım.[8] (Cemilpaşazade Kasım Bey’e, 16.06.1919).
2- Mustafa Kemal’in Amasya’dan 22 Haziran 1919 günü Sivas Valisi Reşit Paşa’ya çektiği telgrafın ikinci paragrafı:
Devletin bütünleşmesinin önem kazandığı bir sırada İngiliz propagandasının etkisinde ortaya çıkan ve Kürdistan’ın bağımsızlığını isteyenler, görüşmeler yoluyla kazanılarak Halifelik ve Saltanat çevresindeki ortak amacımıza getirildi. Çok şükür hata anlaşılarak aramıza dönmüşler ve kongreye (Sivas) çağrılmışlardır. Bu ulusal ve yaşamsal sorun için sizin gibi yurtsever sözünü bilir düşünürlere düşen özveri özellikle çok büyüktür.[9]
3- Erzurum ve Sivas kongreleri beyannameleri (07.08.1919 ve 11.09.1919):
Erzurum: [Doğu illerinde] yaşayan bütün İslami unsurlar, yekdiğerine karşılıklı bir fedakârlık duygusuyla dolu ve ırki ve toplumsal durumlarına saygılı öz kardeştirler. Sivas’ta daha da güçlü: Irki ve toplumsal haklarına..[10]
4- Mustafa Kemal’in Sivas’tan 24 Eylül 1919 günü Amerika Birleşik Devletleri İnceleme Kurulu Başkanı General Harbord’a gönderdiği ayrıntılı rapordan:
İmparatorluğu bölmek ve Türkler ile Kürtler arasında bir kardeş savaşı çıkarmak ve bağımsız bir Kürdistan kurma planlarına ortak etmek üzere Kürtleri kışkırttılar. İleri sürdükleri tez İmparatorluğun nasıl olsa dağılacağıdır. Bu düşüncelerini gerçekleştirmek için büyük paralar harcadılar. Her türlü casusluğa başvurdular. Noel adında bir İngiliz subayı uzun süre Diyarbakır’da bu yolda çaba gösterdi ve her türlü yalan ve aldatmaya başvurdu. Ama bizim Kürt yurttaşlarımız düzenlenen oyunun farkına vararak, O’nu ve yüreklerini para ile satan bir grup haini bölgeden kovdular.[11]
5- Osmanlı hükümetiyle yapılan Amasya Protokolü no. 2 (22.10.1919):
…Osmanlı devletinin tasavvur ve kabul edilen hududu, Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi ihtiva eder; Kürtlerin gelişme serbestisini sağlayacak şekilde ırksal ve toplumsal haklar bakımından desteklenmelerine, daha iyi duruma getirilmelerine izin verilmesi kabul edilmiştir.[12]
6- Misak-ı Milli 1. Maddesi (28.01.1920):
Bir bütün oluşturan milli topraklar; dinen, ırken ve emelen birbirine bağlı, karşılıklı saygı ve özveri duyguları besleyen, birbirlerinin ırksal ve toplumsal hakları ile bölgesel koşullarına tamamen saygılı Osmanlı İslam çoğunluğu’nun oturduğu yerlerdir.[13]
7- 1.TBMM Dönemi (24.04.1920):
Erzurum kongresinin çizdiği milli hudut dahilinde yaşayan İslami unsurların her birinin kendisine özgü olan muhitine, adetlerine, ırkına özgü olan ayrıcalıkları… kabul ve tasdik edilmiştir. Taahhüt ediyor: İnşallah, varlığımız kurtulduktan sonra kardeşler arasında çözülüp sonuçlandırılacağından… ayrıntısına girişilmemiştir.[14]
Birbirlerinin her türlü hakların, ırksal, toplumsal, coğrafi haklarına daima riayetkar olduğunu tekrar ettik ve doğruladık ve hepimiz bugün samimiyetle kabul ettik.[15]
Milli hudutlar… içinde yaşayan ve çeşitli İslami unsurlar birbirlerinin ırki, bölgesel, ahlaki bütün haklarına saygılı öz kardeştirler. Dolayısıyla onların arzularına aykırı bir şey yapmayı biz de arzu etmeyiz.[16]
Türkiye halkı… gelecek ve menfaatleri ortak olan bir toplumdur. Bu toplulukta ırki haklara, toplumsal haklara ve bölge şartlarına saygı, iç siyasetimizin esas noktalarındandır.[17]
11- (15.07.1922): El Cezire Komutanlığı’na talimat:
1 . Aşamalı olarak, bütün ülkede ve geniş ölçekte doğrudan doğruya halk tabakalarının ilgili ve etkili olduğu bir biçimde yerel yönetimlerin oluşturulması iç siyasetimizin gereğidir. Kürtlerle meskun mıntıkalarda ise, hem iç politikamız ve hem de dış siyasetimiz açısından aşamalı bir yerel yönetim kurulmasını savunmaktayız;
2 . Milletlerin kendi kaderlerini bizzat idare etmeleri tüm dünyada kabul edilmiş bir prensiptir. Biz de bu prensibi kabul etmişizdir. Tahmin olunduğuna göre Kürtlerin bu zamana kadar yerel yönetime ilişkin örgütlerini tamamlamış ve başkanlarını ve yetkililerini bu amaç uğruna bizim tarafımızdan kazanılmış olması ve oyları açık ettikleri zaman kendi kaderlerine zaten sahip olduklarını TBMM idaresinde yaşamaya talip olduklarını ilan etmelidir. Kürdistan’daki bütün çalışmanın bu gayeye dayanan siyasete yöneltilmesi El Cezire Kumandanlığına aittir…[18]
12- İzmit Basın Toplantısı (16.01.1923):
Başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince[madde 11] zaten bir çeşit yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka, Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele yaratmaları daima mümkündür. Şimdi TBMM hem Kürtlerin hem de Türklerin yetki sahibi mebuslarından oluşmuştur ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve kaderlerini birleştirmektedir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz.[19]
13- Teşkilat-ı Esasiye Kanunu değişikliği taslağı, Temmuz 1923:
Madde 12: Türkiye’de olağanüstü haller müstesna olmak üzere, Türkiyeliler için dolaşım serbesttir.
Madde 13: Öğretim serbesttir. Yasa dahilinde her Türkiyeli genel ve özel öğretim yapabilir.
Madde 14: Okullar ve bütün irfan kurumları devletin gözetim ve denetimindedir. Türkiyelilerin talim ve terbiyesi ile birlik ve düzen yöntemi olmak zorunludur.[20]
Mustafa Kemal’in, Milli Mücadele döneminden itibaren; 2.Meclis’in toplanması, ardından Hilafetin ilgası ve 1924 yılındaki yeni anayasa ilanı ile birlikte; Kürtlere yönelik politika ve söylemleri yavaşça değişmeye başlamıştı. Uluslararası konjonktürde de ulus devlet inşa sürecinin hızlanması, yeni kurulan Kemalist rejimi de etkilemiş, ülke içindeki diğer azınlıklara(ki Kürtlerin azınlık olmadığına ilişkin ciddi görüşler ve belgeler vardır) hukuksal olarak Lozan’da tanınan tüm haklar unutulmaya başlanmış veya uygulanması konusunda hiçbir adım atılmamıştı. Yukarıdaki maddeler dikkatli incelenirse, yeni Cumhuriyet’in kurucu kadroları, ‘özerklik’ meselesinde dahi ciddi, cesaret isteyen bir duruş sergilemiş, Kürtleri kendi yanlarına çekebilmek için her şeyi yapmış ve ‘ayrılma’ iddialarını bir an olsun bile akıllarından geçirmemişlerdir.
Lozan Barış Görüşmeleri Süreci
Lozan'da milli davalar ‘biz Türkler ve Kürtler’ diye bir millet olarak müdafaa edilmiştir. Lozan görüşmeleri boyunca meclis çatısı altında hararetli tartışmalar meydana gelmiştir. Mustafa Kemal, Lozan görüşmeleri için Ankara’nın göndereceği delegeler arasına Baş delege Malatya’lı Kürt İsmet İnönü’nün yanı sıra, taktiksel bir hamle olarak Diyarbekir vekili Kürt Zülfü Tigrel’i de danışmanlık görevi için koymuştu. Lozan’da görüşmeler sırasında, Ankara’da mecliste de gergin bir hava vardı. Meclis oturumlarında sıklıkla konuşanlar arasında Dersim vekili Diyap Ağa, Erzurum vekili Süleyman Necati, bir oturumda kürsüye çıkıp ‘Türkiye’de yaşayan ekalliyetlerin en büyüğü Kürtlerdir. Ben de bir Kürdoğlu Kürdüm ve sizi temin ederim Kürtler hiçbir şey istemiyor. Türklerle ayrılmadık, ayrılmayız..Tek isteğimiz, Suriye’de terk ettiğimiz hudutları; Kerkük’ü, Süleymaniye’yi, Musul’u unutmasınlar. Bizler Kürdistan’ın gerçek vekilleriyiz’[21] diyen Bitlis vekili Yusuf Ziya Bey öne çıkan isimlerdi.
Lozan’da görüşülecek konular arasında ‘Kürt sorunu’ önemli bir yerdeydi ve TBMM vekilleri ağız birliği etmişçesine ‘Türk-Kürt birdir, ayrılamaz, bizde ekalliyet ancak dini ekalliyettir.’ sözlerini her fırsatta yineliyorlardı.
Ancak yaygın kanı Lozan’da Kürtlerin milli hakları ile ilgili hiçbir konunun konuşulmadığı görüşüdür. Diyarbekir vekili Zülfü Bey’in delegeler arasına konması da bu görüş doğrultusunda göstermelik bir hareketti. Ki Zülfü Bey Lozan görüşmelerinde 'Kürtler' konusuna uzaktan yakından değinen oturumların hiçbirine, rahatsızlığı(!) sebebiyle katıl(a)mamıştı. Zülfü Bey'in Lozan'a götürülmesi, Avrupalılara karşı; ‘Kürtler bizle ayrılamazlar, aramızda fark yoktur’ mesajı vermek için bir koz olarak olarak kullanılmaya çalışılmıştı.
Lozan madde 38:
Türk hükümeti, Türkiye’de oturan herkesin, doğum, bir ulusal topluluktan olma(millet) dil, soy ya da din ayrımı yapmaksızın, hayatlarını ve özgürlüklerini korumayı tam ve eksiksiz olarak sağlamayı yükümlenir.
Türkiye’de oturan herkes, her inancın, dinin ya da mezhebin, kamu düzeni ve ahlak kurallarıyla çatışmayan gereklerini, ister açıkça isterse özel olarak, serbestçe yerine getirme hakkına sahip olacaktır.
Müslüman olmayan azınlıklar bütün Türk uyruklarına uygulanan ve Türk hükümeti’nce ulusal savunma amacıyla ya da kamu düzeninin korunması için, ülkenin tümü ya da bir parçası üzerinde alınabilecek tedbirler saklı kalmak şartıyla, dolaşım ve göç etme özgürlüklerinden tam olarak yararlanacaklardır.[22]
Lozan madde 39:
Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, Müslümanların yararlandıkları aynı yurttaşlık(medeni) haklarıyla siyasal haklarından yararlanacaklardır.
Türkiye’nin tüm halkı(Tr.’de oturan herkes) din ayırt edilmeksizin, yasa önünde eşit olacaktır. Din, inanç yad a mezhep farkı Türk yurttaşlarının medeni ve siyasi haklardan yararlanmasına ve özellikle genel hizmetlere kabulüne, memurluğa ve yukarı derecelere ulaşmasına ya da, çeşitli meslekleri ve sanatları yapmasına engel sayılmayacaktır.
Herhangi bir Türk uyruğunun, gerek özel gerekse ticari ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, dilediği bir dili kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama konulmayacaktır.
Devletin resmi dili bulunmasına rağmen, Türkçeden başka bir dil konuşan Türk uyruklarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri bakımından uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır.[23]
Güncel olarak, az zaman önce karşımıza çıkan bir sorun olarak iyi hatırlayabileceğimiz ‘kişilerin mahkemelerde kendi diliyle sözlü savunma yapabilmeleri(yaptırılmamaları)’ olayı, Lozan antlaşmasında da açık bir şekilde; kişi özgürlüğü lehine çözüme kavuşturulmuştu. Ancak Yeni Cumhuriyet az bir süre sonra, kendisinin kurucu antlaşması olarak gördüğü ‘Lozan Barış antlaşmasının’ maddelerini unutacak, bunları uygulamayacaktı. İşte bu şekilde Kemalist rejim, bazılarına göre yanlış, bazılarına göre zamanın şartlarına uygun politikalarla ulus devlet sürecini başlatmış ve hızlandırmıştır. Ancak günümüze kadar gelen bu süreçte görüldüğü üzere bu konu; uygulamada, huzuru ve refahı sağlayamayacak, ileri ki dönemlerde başa gelen diğer hükümetlerin de yanlış politikaları ile birlikte ‘devletin kendi vatandaşını öldürmesi’, ‘kardeşin kardeşi vurması’ gibi iç huzuru direkt olarak engelleyecek ciddi sorunları ortaya çıkartacaktı. Türkiye uzun yıllar askeri gücüne büyük meblağlar harcayarak bu sorunu çözmeye çalışacak, ancak tabi istenilen başarı bir türlü sağlanamayacaktı.
Yine Lozan’da alınan bir karara göre Türkiye; iç hukukunda, yukarıda bahsedilen maddelere aykırı tek bir yasa dahi yapamazdı. Aslında Türk delegelerinin amacı Kürtlere verilebilecek hakların hiçbir şekilde Lozan’da güvence altına alınmaması olmuştur. Konferans sırasında buna dikkat edilmiş ve sadece Gayrimüslim olan vatandaşlara ilişkin güvenceler belirtilmiştir. Kürtler adeta Hıristiyan-Müslüman ikilemi arasında kaybolmuştur. Türk hükümetinin bütün çabası, imalı bir biçimde de olsa Kürtleri içine alacak metinleri anlaşma içine dâhil etmemek olmuştur. Ancak yine de ‘Türkiye’de yaşayan herkes’ maddesi Kürtleri de kapsıyor olarak görülebilir.
Lozan Konferansı esnasında ‘Kürtler, Türklerden ayrılacak mı?’ sorusu ortalıkta dolaşıyordu. Mustafa Kemal’de Kürt vekillerinin düşüncelerini öğrenmek istiyordu. Bu esnada Dersim milletvekili Hasan Hayri söz almış ve Kürtlerin Türklerden asla ayrılmayacağını söylemişti. Mustafa Kemal bu konuşmadan ötürü çok memnun olmuş ve Hasan Hayri’yi çılgınca alkışlamıştı. Ertesi gün Mustafa Kemal, Hasan Hayri’ye diğer Kürt vekilleriyle birlikte Meclis’e ‘Kürt milli kıyafetleriyle’ gelmesini söylemişti. Bunu memnuniyetle yerine getiren Hasan Hayri, 1925 Şeyh Sait isyanı sırasında tutuklanmış, İstiklal Mahkemeleri’nde ‘Meclis çatısı altında Kürt kıyafetlerle gezerek ‘Kürtçülük’ hareketine hizmet’ suçundan yargılanmıştır. Hasan Hayri, bunun Mustafa Kemal’in bizzat kendisinin emri olduğunu söylemesine rağmen hakkında verilen idam cezasından kurtulamamış ve idam edilmiştir.[24]
Sadece söylem olarak kalan ‘Kürtlerin hakları’ konusu Ankara hükümeti tarafından Lozan’da meydana gelen hassas bir oyun olmuştur. Ankara hükümeti ileride karşılaşabilecekleri Kürt/Kürdistan sorunu nedeniyle endişelidir. Zaten Kürt vekilleri Lozan’a götürmek, görüşmeler sırasında çeşitlik özerklik açıklamaları yapılması gibi hamleler de bu durumu destekleyici planlı taktiklerdir.
Musul’un kaybedilmesi Lozan antlaşmasının imzalanmasını zorlaştıracağı için Mustafa Kemal, bu konuda muhalif konuşmalar yapan Kürtleri ve Türkleri ikinci meclise almayacak ve 2.Meclis’in Lozan’ı onaylamasıyla, tahmin ettiği problemleri engellemiş olacaktı. Kürtlere göre de Türkiye Lozan’da iyi temsil edilmemiş ve Musul konusuna gereken ilgi ve alaka Lozan’a giden delegeler tarafından gösterilmemiştir. Onlara göre Musul’un İngilizlere bırakılması bir ‘samimiyetsizlik’ göstergesi olmuştur. Hayal kırıklığı ile birlikte Mecliste artık Kürt vekilleri ile hükümet arasında büyük bir çatışma ve kırılma yaşanmıştır.
Kürtlerin durumu 1924 anayasası ile artık kökten değişmeye başlıyordu. Yeni anayasa ile birlikte Cumhuriyet kadroları, ülkede Türk’ten başka etnik kavimlerin bulunduğuna itiraz etmiyor ancak hukuki olarak bunun kabul edilmesinin mümkün olmadığını dile getiriyordu. Bu algı, anayasanın Meclis Anayasa Komisyonu tarafından teklif edilen giriş/gerekçe kısmında net bir şekilde görülüyordu:
Devletimiz bir devleti milliyedir. Beynelmilel(milletler arası) veyahut Fevkalmilel(milletler üstü) bir devlet değildir. Devlet, Türk’ten başka bir milleti tanımaz. Memleket dahilinde hukuku mütesaviyeyi (hukuksal eşitliği) haiz başka ırktan gelme kimseler bulunduğundan bunların ırki mübayenetlerini(başkalıklarını) manii milliyet tanımak caiz olamaz. Kezalik hürriyeti vicdan musaddak(tasdik olunmuş) olduğundan ihtilafı din( din farklılığı, uyuşmazlığı) de manii milliyet addedilmemiştir.[25]
Bununla birlikte ülkede yaşayan Kürtler artık diğer tüm etnik gruplar gibi hukuken ve siyasi olarak Türk’tü. Devlet bu zamandan itibaren Türk’ten başka bir ırk tanımayacak, Kürt dahil tüm diğer ülke içinde yaşayan farklı kavimleri tek bir çatı altında birleştirmeye çalışacaktı. Bu siyasi dilde bir üst kimlik yaratma, yani ülkedeki herkesi ‘Türkleştirme’ projesiydi ve bu; sıklıkla, zorunlu asimilasyon araçlarının devreye sokulmasıyla yapılmaya çalışılmıştı.
1924 Anayasası
Madde 4:
Türk milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve Millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır.
Madde 10:
On sekiz yaşını ikmal eden her erkek Türk, Mebus intihap edilmeye iştirak etme hakkını haizdir.
Madde 11:
Otuz yaşını ikmal eden her erkek Türk, mebus intihap edilmek salahiyetini haizdir.
Madde 88:
Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla Türk ıtlak olunur.(denir)
Madde 92:
Siyasi hakları olan her Türkün, yeterliğine ve hak edişine göre, Devlet memuru olmak hakkıdır.
Sonuç
Kürtler Milli mücadeleye, oturdukları toprakların işgal edilmesi nedeniyle, Mustafa Kemal’in başında bulunduğu Heyet-i Temsiliye çalışmalarına ve Müdafaa-i Hukuk ile Kuvay-i Milliye saflarında katılmışlardı. Mustafa Kemal bu dönemde özellikle etkin Kürtleri ve onların silahlı güçlerini savaşa katabilmek için yoğun çaba harcamıştı. Bu yıllarda Mustafa Kemal, Milli Türk Hareketi için Kürtleri bir motif olarak görmüştü. Kürtlerin hukuk-u millisini savunmayı amaçlayan Vilayet-i Şarkiyye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, 1918’de İstanbul’da bazı Kürt aydın ve politikacıların desteğiyle kurulmuş ve şark vilayetlerinde milli mücadele propagandaları yayılmaya başlamıştı. 23 Temmuz Erzurum, 04 Eylül 1919 Sivas kongreleriyle birlikte; Kürtler, Mustafa Kemal’in yoğun ilgisiyle karşılaşmışlar ve haklarını bu görüşmelerde garanti altına almayı başarmışlardı. Bu yoğun ilgi karşısında Kürt liderler, Fransız ve İngiliz temsilcilerin manda tekliflerini reddetmiş ve haklarının yeni hükümetçe(Ankara Hükümeti) temsil edileceğini savunmuşlardır. Bu heyecan ile milli mücadeleye katılmışlar, Maraş, Antep, Urfa gibi Kürt illeri merkezi hükümetin herhangi bir yardımı olmaksızın büyük fedakârlıklarla düşman işgalinden kurtarılmıştı. Kazanılan büyük zafer sonrası barış görüşmeleri için İsviçre’nin Lozan şehrine giden Ankara delegeleri, bu görüşme sürecinde, Kürtler için çok hassas olan Musul, Süleymaniye ve Kerkük sorununu çözememiş ve konunun çözümü Milletler Cemiyeti’ne, yani İngilizlerin güçlü olduğu bir sahaya bırakılmıştır. Sonuç itibariyle hem zengin petrol yataklarına hem de barındırdığı yüksek Kürt nüfusuna sahip bu yerler İngiltere’ye kaptırılmıştır. 1.Meclis içindeki, Milli mücadelenin kazanılmasında çok ciddi katkıları olan Kürt ahalisi bu dönemden itibaren kendisini ihanete uğramış gibi hissetmiş ve Ankara Hükümetini ‘samimiyetsiz’ sıfatıyla suçlamıştır. Onlara göre son yapılan tasfiye etme girişimleri bir ‘ikiyüzlülük’ göstergesi olmuş, Kürtler Milli Mücadele döneminde kullanılmış, çeşitli yalan vaatlerle kandırılmışlardı. Ardından 2.Meclis seçimlerinde bu kişilerin oyun dışına çıkarılması, hemen sonrasında Hilafetin ilgası ve yeni Anayasanın kabulü; Kürt kavmi ile kurulan yeni Cumhuriyet’in yıldızlarının çok uzun bir süre/belki de hiç barışmaması anlamına gelecekti. Tarihimize ‘Kürt Sorunu’ başlığıyla yazılan bu konu 1925 Şey Sait isyanı ile bir nevi somut başlama işaretini verip, günümüze kadar karşılıklı hatalar ve zorlamalar yüzünden acı dolu, ağır kalıcı izlerini sürdürecektir.
Bir sonraki "Tarih'in Söyledikleri" bölümünde görüşmek üzere..
Hakan Tamtürk
Dipnotlar
[1] Mesut Yeğen, Müstakbel Türk’ten Sözde Vatandaşa Cumhuriyet ve Kürtler, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2006) s.50.
[2] Sevan Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet, (İstanbul: Kırmızı Yayınları, 2008) s.319.
[3] Sevan Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet, (İstanbul: Kırmızı Yayınları, 2008) s.319.
[4] Sevan Nişanyan, age, s.320.
[5] aynı yerde
[6] Baskın Oran, Türkiyeli Kürtler Üzerine Yazılar, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2010) s.437.
[7] aynı yerde
[8] Baskın oran, age. s.438.
[9] Rauf Orbay’ın Hatıraları Yakın Tarihimiz Dergisi Cilt: 3 Sayı: 30 Belge no: 1113
[10] Baskın oran, age. s.438.
[11] Rauf Orbay’ın Hatıraları Yakın Tarihimiz Dergisi
[12] Baskın oran, age. s.438.
[13] aynı yerde
[14] aynı yerde
[15]Baskın oran, age. s.439.
[16] Baskın oran, age. s.439.
[17] aynı yerde
[18] aynı yerde
[19] aynı yerde
[20] Baskın oran, age. s.440.
[21] İsmail Göldaş, Lozan’da ‘Biz Türkler ve Kürtler’, (İstanbul: Avesta Basın Yayın, 1999) s.23.
[22] İsmail Göldaş, age. s.83.
[23] İsmail Göldaş, age. s.84.
[24] İsmail Göldaş, age. s.94-95.
[25] Mesut Yeğen,, age. s.53.
Kaynakça
1- Atatürk, M. Kemal, Gazi Mustafa Kemal’den Bize, Hürriyet Vakfı Yayınları, 1987-İstanbul
2- Göldaş, İsmail.(1999) Lozan’da ‘Biz Türkler ve Kürtler’, İstanbul: Avesta Basın Yayın.
3- Nişanyan, Sevan.(2008) Yanlış Cumhuriyet, İstanbul: Kırmızı Yayınları.
4- Oran, Baskın.(2010) Türkiyeli Kürtler Üzerine Yazılar, İstanbul: İletişim Yayınları.
5- Yeğen, Mesut.(2006) Müstakbel Türk’ten Sözde Vatandaşa Cumhuriyet ve Kürtler, İstanbul: İletişim Yayınları.
6- Rauf Orbay’ın Hatıraları, Yakın Tarihimiz Dergisi, H.Sanem Erkan(der.) Cilt: 3 Sayı: 30 Belge no: 1113