28 Mayıs 2011 Cumartesi

"Etnik-Milliyetçilik Bakışında Türkiyeli Kürtler'in Yeri"



Yeni Cumhuriyet'de Etnik Kimlik ve Milliyetçiliğin Doğuşu

Giriş

Yazımın temeli aslında ‘etnik kimlik’ konusu çerçevesinde olacaktır. Öncelikle ‘etnik, etniklik, etnik kimlik’ kavramlarının genel-kabul gören birkaç tanımını sunacağım. Daha sonra özele inip, Türkiye’deki ‘Kürtlük’ etnik kimliği üzerinden, Türk milliyetçiliği oluşumuyla da birlikte; Cumhuriyet’le birlikte Kürtlerin, Türkiye’de neden 'Yeni-Kemalist Cumhuriyet'le' mücadele içine girdikleri sorusu üzerinde duracağım. Genel perspektif bu konu üzerinden olup, tarihten faydalanarak, belirlediğim soruya yazımın içinde cevap/cevaplar vermeye çalışacağım. Sırasıyla; önce, kısa bir şekilde Milli Mücadele dönemi ve sonrası, Milli Mücadele önderlerinin, Kürt etnik kimliğine sahip insanlara verdiği vaatleri, onlarla girdiği ilişkiyi anlatacağım. Ardından Cumhuriyetle birlikte üst kimlik, hatta tek kimlik olan ‘Türk/Türklük ve Türk Milliyetçiliği’ kavramlarına değinip, Cumhuriyetin ve kadrolarının Kürt etnik kimliğine karşı değişen duruşunu/düşüncesini ortaya koymaya çalışacağım.

Etnik, Etniklik, Etnik Kimlik

Etnik kimlik, ferdin içinde yaşadığı toplumdaki yaygın kültür unsurlarından farklı olarak, orijinal bir kültürel sistemin yapı özelliklerini nitelik itibariyle taşımasıyla ortaya çıkan bir kimlik türüdür. Etnik kimliğin bünyesinde barındırdığı özellikler, yani etnikliğin ölçütleri birden çoktur. Genellikle ‘soy’, ‘kandaşlık’, ‘ortak dil’ gibi ölçütlere bağlanır; ancak bazen bu özelliklerin bir veya birkaçını da içerebilir. Ya da diğer bir bakışla aynı dili konuşan insanların tümü aynı etnik kimlikle nitelendirilmeyebilir. Milli ve etnik kimlikler bir ölçüde ırk faktörünün belirleyiciliğine dayanır. Ancak hem diğer unsurlardan tecrit edilmiş yalnızca bir faktöre dayalı bir kimlik yapısı hem de milli kültürden bağımsız olan milli bir kimlik düşünülemez. Toplumda milli kültüre olan bağlılığın azalması, bireyleri farklı kimlik arayışlarına iter. Kendinde toplumun genelinden farklı özellikler gören bireyler, benzerleriyle yakınlaşarak etnik grupları meydana getirirler. Bu durum, toplum içerisinde “Biz” ve “Ötekiler” ayrımını oluşturur.[1] Etniklik genel anlamıyla; bir sosyal grubun ırk, dil veya milli kimliğidir. 'Irk' ile 'Etnik' kavramlarının ayrıldığı nokta, kültür kavramından kaynaklanmaktadır. Irk, insanların biyolojik olarak sınıflandırılmış şekliyken; etniklik ise bu tanımın karşıtı olarak insanları kültürel farklara dayandırarak sınıflandırmaktır.[2]

Bir Etnik Grup Olarak Türkiye’de ‘Kürtler’

Devlet kurumuna sahip olmayan etniklik, ülke içerisindeki baskın etnik yapıdan farklılaşarak kendi ayrıştırması neticesinde onunla bir etnik rekabete girmekte, bu durum ise etnikliği kuvvetlendirerek grup arasındaki dayanışmayı artırmakta; bu dayanışmanın artmasıyla grubun değerlerine vurgu yapmakta ve nihayetinde etnik milliyetçilik kendini göstermeye başlamaktadır.[3] Kendilerini ‘Kürt’ alt kimliğiyle tanımlayan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti vatandaşlarının büyük bir kısmı, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu aşamasında Milli mücadele ve kuruluş dönemlerinde, Türklüğe asimilasyonu beklenen‘Müstakbel Türk’ kavramı dışında tutulup, ülke içindeki kurucu ve saygı gösterilmesi gereken Müslüman iki etnik unsurdan biri olarak görülmüşlerdir.[4] Milli mücadeleyi yöneten kadroların Türk tanımına verdikleri dini anlam gereği(Müslümanlık), ülkedeki Kürtlerin desteği sağlanmış ve Kürtlerin de bu mücadelede Ankara yönetimine azımsanmayacak derecede desteği ve katkısı olmuştur. Aslında Kürtleri, Türkiye’de siyasi ve ulusal bir topluluk biçiminde somut olarak tanımlamak zor olur. Zira milli mücadele döneminde, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da sahip oldukları gücü, Kurtuluş mücadelesini yöneten -daha sonra oluşacak Kemalist ideoloji ve çatısı altında birleşenler- faydalı ve sistematik bir şekilde kendi lehlerine kullanmayı başarmışlardır. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışıyla başlayan süreç, Erzurum ve Sivas kongreleri, Amasya görüşmeleri ve protokolleri, Kurtuluş savaşının kazanılması ve ardından yapılan Lozan görüşmeleri, bu süreç içinde ortaya atılan ‘özerklik’ fikirlerinden tutun da ‘etnik haklar ve bunların hukuksal garantisi’ gibi çeşitli varyasyonlarla da devam etmiştir.

Kürtler; Saltanatın ilgası, ikinci Meclis’in açılması, Cumhuriyet ilanı, Hilafetin kaldırılması ve son olarak 1924 anayasasının kabulünü takiben oluşturulan ortam sonrasında asimilasyonist yurttaşlık sıfatına girdikleri gibi yine zaman zaman ayrımcı yurttaşlık kalıbının da içine sokuldular. Mesut Yeğen’e göre tüm bu düşünceler ışığında meydana çıkan yargı ise, Cumhuriyet’in Kürtleri ‘Müstakbel Türk’ olarak gördüğü düşüncesidir. Yani Türkiye’de Cumhuriyet fikrinin ortaya çıkardığı tek ulus(millet/etnik tür) kavramı, ülke içinde bulunan Kürtleri; ilk önce ‘Türklüğe’ ancak daha sonra ‘birinci sınıf yurttaşlığa’ davet etmiştir.[5]

Peki Ne Oldu?

Kemalist rejimin belgelerinde ‘Türkiye’ terimine 1920’lerin başlarında rastlanır. Mustafa Kemal’in büyük zafere ilişkin 1 Eylül 1922 tarihli beyannamesi ilk kez ‘Türk milletini’ muhatap alır; ancak bunu izleyen bir yıl boyunca bu terim yine geri planda bırakılmaya çalışılmıştır. 1923 Nisan’ında Halk Fırkası’nın kuruluşunu müjdeleyen Dokuz Umde’de kullanılan deyim ‘Türkiye Halkı’dır. Ancak Cumhuriyet’in ilanı, ardından Hilafetin kaldırılması ve Osmanlı Hanedanlığı’nın ülkeden çıkarılmasıyla birlikte ‘Türk milleti’ etnik kavramı daha yaygın hale gelmiştir.[6] Kazanılan büyük zafer sonrası barış görüşmeleri için İsviçre’nin Lozan şehrine giden Ankara delegeleri, bu görüşmeler sürecinde, Kürtler için çok hassas olan Musul, Süleymaniye ve Kerkük sorununu çözememiş ve konunun çözümü Milletler Cemiyeti’ne, yani İngilizlerin güçlü olduğu bir sahaya bırakılmıştır. Sonuç itibariyle hem zengin petrol yataklarına hem de barındırdığı yüksek Kürt nüfusuna sahip bu yerler İngiltere’ye kaptırılmıştır. 1.Meclis içindeki, Milli mücadelenin kazanılmasında çok ciddi katkıları olan Kürt ahalisi bu dönemden itibaren kendisini ihanete uğramış gibi hissetmiş ve Ankara Hükümetini ‘samimiyetsiz’ sıfatıyla suçlamıştır. Onlara göre son yapılan tasfiye etme girişimleri bir ‘ikiyüzlülük’ göstergesi olmuş, Kürtler Milli Mücadele döneminde kullanılmış, çeşitli yalan vaatlerle kandırılmıştır. Ardından 2.Meclis seçimlerinde bu tarz düşünen kişilerin oyun dışına çıkarılması, hemen sonrasında Hilafetin ilgası ve yeni Anayasanın kabulü; Kürt kavmi ile kurulan yeni Cumhuriyet’in yıldızlarının çok uzun bir süre/belki de hiç barışmaması anlamına gelecektir. Tarihimize ‘Kürt Sorunu’ başlığıyla yazılan bu konu, 1925 Şeyh Sait isyanı ile bir nevi somut başlama işaretini verip, günümüze kadar karşılıklı hatalar ve zorlamalar yüzünden acı dolu, ağır kalıcı izlerini sürdürecektir.

Kürtlerin, yeni kurulan Cumhuriyet’le arasında yaşananlar, onların yeni rejime karşı giriştiği mücadelenin nedenlerinin bir kısmının anlaşılmasını sağlamaktadır. Ancak yine de kademeli bir şekilde belirtmek gerekirse; verilen vaatler, daha sonra gösterilen samimiyetsizlik, ardından hilafetin kaldırılması(özellikle tekke ve zaviyelerin, Kürtlerin yoğunluklu yaşadıkları Doğu ve G.Doğu bölgelerindeki kültürel ve eğitim yönünde önemi büyüktü) ve 30’lu yıllarda yaratılmaya çalışılan(baskı, zorlama ve tehdit) kan temelli Türk etnik milliyetçiliği(Kemalist kadroların) bu durumu özetlememize yardımcı olur.

Türk Etnik -Kimlik- Milliyetçiliği

Her ne kadar bu model imparatorluktan geriye kalan etnik ve dinsel cemaatleri bir arada tutabilmek için toprağa dayalı Fransız vatandaşlık modelini esas alsa da, Alman modelinde olduğu gibi; kan bağına, ırka, etnik aidiyete ya da kültüre dayalı bir milliyetçilikle de sürekli bir ilişki içinde olmuştur. Bir bakıma Türk milliyetçiliğinin en azından kuruluşunda, bir yandan yukarıdan aşağıya doğru bir milliyetçilik(Fransız) referans olarak kullanılırken, aynı anda ona karşı aşağıdan bir milliyetçilikte(Alman) devreye sokulup ilginç bir bileşim kurulmuştur. Türk milliyetçiliğinin bu iki kaynaktan beslenmesinin, aslında onun gücüne dair bir işaret olduğu da söylenebilir. Dönemler, ihtiyaçlar ve krizlere bağlı olarak milliyetçiliğin bu iki yorumundan birinin veya diğerinin daha çok ön plana çıkarıldığı; birinin diğerine karşı bir denge unsuru olarak kullanıldığı; bu özelliğiyle çeşitli zamanlarda kolaylıkla biçim değiştirip, toplumun çok farklı kesimlerini -aynı dürtülerle olmasa da- içine alabildiği belirtilebilir. Kemalist dönemin son on yılı(29-38), Türklüğün etnik/soya dayalı sınırlarının billurlaştığı yıllardır. Bu dönemde Kemalist Türk ulusal kimliğinin aşamaları, olgunluk safhasını idrak etmiş ve süreç içindeki açılımın işaretlediği, değişken ağırlıklı tüm bileşenleri içeren Türk kimliğinin sınırları tayin edilmiştir.[7] Cumhuriyet ile birlikte, dil-tarih tezleri ve üniversiteleşme yolu ile "ümmet'ten millet'e geçiş sağlanmış, bu oluşumda "Türklük" olgusu, sistemin temel yapısını meydana getirmiştir. Çünkü devleti kuran 'Türkler'dir. Sosyo-antropolojik anlamda Türkler, hem çoğunluğu teşkil ediyordu, hem de egemen toplumdu. Bu nedenle, büyük toplum veya standart kültür bir ortak payda olan "Türklük" olgusunda birleştirilmiştir. Böylece 'Türklük' üst kimlik konumuna geçmiş, öteki etnik gruplar da alt-kimliği oluşturmuşlardır. Cumhuriyet'in temel ideolojisi bu olmuş, yani "Türklük" şemsiyesi altında tüm alt-kültürleri bir araya getirmek birinci görev olarak belirlenmiştir. Bununla birlikte; Güneş dil teorisi, tarih tezleri, dil kurultayları, Türkçe konuş kampanyaları vb. uygulamalar ile Kemalist kadrolar Türklüğün temelini etnisiteye bağlamışlardır. Daha çok 30lu dönemde etnik tanıma kayışla ırki-sosyal motifler cumhuriyetçi tanıma eklemlenmiştir. (“Dilde, kültürde, kanda birlik”) Bu dönemle birlikte artık ‘ırk’ kurucu bir unsurdur ve yukarıda belirttiğim üzere; Türk Tarih Tezi ile Türklüğün en eski etnik köken olduğu, Güneş Dil Teorisi ve Türk Dil Kurultayları ile Türkçenin tüm dillerin anası olduğu sürekli olarak vurgulanmıştır. Türk Milliyetçiliğinin oluşumu ve 'Etnik köken' kavramını içine alışı; Türkiye’de bu zamana kadar hep ‘öteki’ pozisyonuna itilmiş, yok sayılmış Kürt etnik grubundan insanların, yeni kurulan rejime tepkisi ve düşüncesi hep karanlık, korku ve nefret dolu olmuştur.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere..

Hakan Tamtürk

Dipnotlar


[1] Ahmet Yıldız, Ne Mutlu Türküm Diyebilene, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2010) s.44

[2] Ruth Lane, Karşılaştırmalı Siyaset Sanatı, (İstanbul: Küre Yayınları, 2011) s.54

[3] Safiye Dündar, Kürtler ve Azınlık Tartışmaları, (İstanbul: Doğan Kitap, 2010) s.21

[4] Soner Çağaptay, Türkiye’de İslam, Laiklik ve Milliyetçilik, Türk Kimdir? (İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2009) s.166

[5] Mesut Yeğen, Müstakbel Türk’ten Sözde Vatandaşa Cumhuriyet ve Kürtler, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2006) s.50

[6] Erik Jan Zürcher, Türkiye’de Etnik Çatışma, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2008) s.108

[7] Ahmet Yıldız, age. s.155


Kaynakça

1- Çağaptay, Soner.(2009) Türkiye’de İslam, Laiklik ve Milliyetçilik, Türk Kimdir?,İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

2- Dündar, Safiye.(2010) Kürtler ve Azınlık Tartışmaları, İstanbul: Doğan Kitap.

3- Lane, Ruth.(2011) Karşılaştırmalı Siyaset Sanatı, İstanbul: Küre Yayınları.

4- Yeğen, Mesut.(2006) Müstakbel Türk’ten Sözde Vatandaşa Cumhuriyet ve Kürtler,İstanbul: İletişim Yayınları.

5- Yıldız, Ahmet.(2010) Ne Mutlu Türküm Diyebilene, İstanbul: İletişim Yayınları.

6- Zürcher, Eric Jan.(2008) Türkiye’de Etnik Çatışma, İstanbul: İletişim Yayınları.